Zeitgeist

18 Mart 2010 0 Yazar: Alıntı
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (Oy verilmemiş. İlk oy veren olur musun?)
Loading...

Giriş

Düşündüklerimizi, anladıklarımızı, nereden geldiğimizi ve bundan sonra ne yapacağımızı daha derin araştırdıkça bize ne kadar çok yalan söylendiğini göreceksiniz. Dünyadaki her kurum tarafından kandırıldık.

Bir dakika durun ve dini kurumların neden bu dünya üzerinde işlerine karışılmayan tek kurum olduklarını düşünün.

Dini kurumlar, dünyadaki pisliğin merkezindedir. Dini kurumların hepsi, devletinizi ve hükümetinizi kuran size bu yozlaşmış eğitim sistemini getiren ve uluslararası banka kartellerini kuran bir avuç insan tarafından oluşturuldu. Çünkü siz ve aileniz, efendilerinizin umurunda değilsiniz! Onların umursadıkları tek şey, her zaman olduğu gibi sadece bu koca dünyaya hükmetmek.

Bizler gerçeklerden uzaklaştırılıp evrendeki ilahi bir gücün varlığına, Tanrı denen adama inandırıldık. Tanrı’nın ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığını biliyorum.

Kendinizi gerçeği görmek için hazırlayıp, sonu nereye varırsa varsın, ucu kime dokunursa dokunsun gerçekten madalyonun öteki yüzüne bakmak isterseniz yolun bir yerinde ilahi adalete kafa tuttuğunuzu fark edersiniz.

Kendinizi ne kadar çok eğitirseniz çevrenizdeki olayları o kadar iyi kavrarsınız. Her şey daha açık gözükür ve etrafınızdaki yalanları görmeye başlarsınız.

Gerçeği bilmeniz gerekiyor, gerçeği aramanız gerekiyor.

— Gerçek sizi özgür kılacak. “Jordan Maxwell”

— Gerçeği otorite olarak kabul etmek yerine otoriteyi gerçek kabul edenler için bu çok zor olmalı. “G. Massey (Mısır Bilimci)”

Çünkü size gerçeği söylemeliyim, dostlarım size gerçeği söylemeliyim.

Konu saçmalığa geldiğinde, büyük, en büyük saçmalığa, gelmiş geçmiş en büyük yalan vaatler ve abartılı iddialar şampiyonuyla karşılaşırız: Din.

Bir düşünün. Din, insanları gökyüzünde yaşayan görünmez bir adam olduğuna ikna etmeye çalışır, her yaptığınızı izler, her gününüzün her bir dakikasını. Ve bu görünmez adamın, yapmamanızı istediği 10 şeyi içeren özel bir listesi vardır. Eğer bu 10 şeyden herhangi birini yaparsanız, sizi ateşlerle dolu dumanlı, yakıcı, işkenceli, ıstıraplı özel bir yere gönderir. Acı çekmeniz, yanmanız, boğazlanmanız, çığlık atmanız ve ağlamanız için bir yer. İlelebet ve zamanın sonuna kadar!

Ama o sizi seviyor. “,

Sizi seviyor ve paraya ihtiyacı var! Her zaman paraya ihtiyacı var! O en güçlü, en kusursuz, en bilge, en âlim, ama nedense parayı elinde tutamıyor! Din milyar dolarlarla oynar, hiç vergi ödemez ve her zaman daha fazlasını ister.

Şimdi, gerçekten iyi bir saçmalığa değindik.

Kutsal saçmalık! George Carlin – 1937-2008

Bölüm 1: Anlatılmış En Müthiş Hikâye

Bu, Güneş

M.Ö 10.000 yılından beri, insanlar bu nesneye duydukları saygıyı ve hayranlığı çizimlerle ve yazılarla dile getirmişlerdir.

Bunun nedeni ise gayet açık, güneş her gün doğarak insanların dünyasını aydınlatır, sıcaklık ve güvenlik sağlar, onları soğuktan, körlükten ve geceleri ortaya çıkan yırtıcı hayvanlardan korur. İnsanlar anladı ki o olmadan ekinler büyümez ve bu gezegen üzerinde yaşam devam edemez. Bu gerçekler güneşi, tüm zamanların en çok tapınılan nesnesi haline getirdi.

Benzer şekilde insanlar, yıldızlara da ilgi duydular. Yıldızların hareketlerini takip ederek uzun vadede gerçekleşen bazı olayları önceden hesaplayabileceklerini fark ettiler. ay tutulması ve dolunay gibi olayları. Gökcisimlerini gruplayarak bugün bizim “Takımyıldız” dediğimiz haritaları oluşturdular.

Bu, Zodyak Çaprazı

İnsanlık tarihinin en eski kavramsal işaretlerinden biri. Güneşin, bir yıllık süreç içerisinde 12 büyük takımyıldızı içinden geçişini tasvir eder. ayrıca 12 ayı, 4 mevsimi, gün dönümlerini ve ekinokslarını da belirtir.

Zodyak Çaprazı’nda her takımyıldızı antropomorfize edilmiş, diğer bir deyişle hayvan ya da doğa figürleriyle kişiselleştirilmiştir. Bir başka deyişle antik toplumlar güneşi ve yıldızları izlemekle kalmamış, onları, hareketlerinin sonucunda meydana gelen olaylarla bağlantılı olarak özenle kişiselleştirmişledir.

Güneş, yaşam veren ve yaşamı devam ettiren nitelikleriyle görülemeyen yaratıcının sureti, yani Tanrı olarak kişiselleştirilmiştir. “Tanrı’nın Güneşi”, “Dünyanın Işığı” ve “İnsanlığın Kurtarıcısı” olarak da bilinir.

Benzer şekilde, 12 takımyıldız da “Tanrı’nın Güneşi”nin ziyaret ettiği yerleri temsil ederler ve genellikle o zaman aralığında gerçekleşen doğa olaylarındaki etken elementlerle isimlendirilirler.

Örneğin Aquarius (Kova), Su Taşıyıcısı, şiddetli yağmurları getiren kişi.

Bu, Horus

M.Ö 3000 civarında Mısır’ın Güneş Tanrı’sıydı.

Horus güneşin kişiselleştirilmiş haliydi ve yaşamı güneşin gökyüzündeki hareketiyle ilgili bir dizi hikâyeyle açıklanıyordu. Mısır’daki antik hiyeroglifler sayesinde, bu güneş tanrısı hakkında çok şey biliyoruz.

Örneğin, güneşi ve ışığı temsil eden Horus’un Set adında bir düşmanı vardı ve Set gece karanlığının kişiselleştirilmesiydi. Her sabah Horus, Set’e karşı olan savaşını kazanırken akşam olduğunda da Set Horus’u mağlup ederek onu yeraltına gönderir.

Burada da görüldüğü gibi “aydınlık-Karanlık” ya da “İyi-Kötü” gibi kavramlar, en çok karşılaşılan ve bugün bile farklı şekillerde karşımıza çıkan en bilindik mitolojik ikilemlerden biridir.

Horus’un hikâyesi genellikle şöyle devam eder:

Horus, 25 Aralık’ta bakire Isis-Meri tarafından dünyaya getirilir. Doğumu, doğudaki bir yıldızla birlikte meydana gelmiştir. 3 Kral, yıldızı takip ederek Horus’u bulmuş ve bu yeni doğmuş kurtarıcıyı süslemişlerdir. 12 yaşına geldiğinde, cömert bir çocuk öğretmendi 30 yaşına geldiğinde ise Anup tarafından vaftiz edildi ve görevine başladı. Horus’un birlikte yolculuk ettiği 12 havarisi vardı. Hastaları iyileştirmek ve su üzerinde yürümek gibi mucizeler gösterirdi. Horus; “Gerçek”, “Işık”, “Tanrı’nın Oğlu”, “Güzel Çoban”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunun gibi birçok farklı isimlerle de biliniyordu. Typhon tarafından ihanete uğradıktan sonra Horus çarmıha gerildi, 3 gün boyunca gömüldü ve sonra yeniden dirildi.

Horus’un bu karakteristik özellikleri, özgün olsun ya da olmasın dünyadaki birçok farklı kültürü ve tanrılarını etkileyerek hepsinde aynı mitolojik altyapıyı meydana getirdi.

Frigya’nın Attis’i (M.Ö 1200), 25 Aralık’ta bakire Nana’dan dünyaya geldi, çarmıha gerildi, gömüldü ve 3 gün sonra dirildi.

Hindistan’ın Krişna’sı (M.Ö 900) bakire Devaki’den, doğumunu müjdeleyen bir yıldızla birlikte dünyaya geldi. Havarilerine mucizeler gösterdi, ölümünden sonra tekrar dirildi.

Yunanistan’ın Dionysus’u (M.Ö 500), 25 Aralık’ta bir bakireden dünyaya geldi. Gezgin bir öğretmendi, suyu şaraba dönüştürmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrı’nın Sevgili Oğlu”, “Alfa ve Omega” gibi birçok isimle anıldı. Ölümünden sonra yeniden dirildi.

Pers’li Mithra (M.Ö 1200), 25 Aralık’ta bir bakireden doğdu. 12 havarisi vardı ve onlara mucizeler gösterdi. Ölümünden sonra 3 gün gömülü kaldı ve yeniden dirildi. “Gerçek” ve “Işık” gibi birçok farklı isimle anıldı. İlginçtir ki, Mithra’nın kutsal ibadet günü Pazar’dı.

Gerçek şu ki, dünyanın her yerinden ve farklı zaman dilimlerinden, bu genel karakteristik özellikleri barındıran birçok ilahi figür var.

Asıl soru şu: Neden bu özellikler, neden 25 Aralık’ta bir bakire doğumu neden 3 günlük ölüm ve kaçınılmaz yeniden diriliş, neden 12 havari ya da takipçi? Bunları anlamak için isterseniz en güncel güneş mesihini bir gözden geçirelim.

İsa, 25 Aralık’ta Beytüllahim’de bakire Meryem’den dünyaya geldi. Doğumu, doğuda bir yıldızın doğmasıyla müjdelendi. 3 Magi Kral’ı bu yıldızı takip ederek İsa’yı buldular ve süslediler. 12 yaşına geldiğinde bir çocuk öğretmendi, 30 yaşında John tarafından vaftiz edildi ve görevine başladı. İsa’nın birlikte yolculuk yaptığı 12 havarisi vardı ve onlara hasta insanları iyileştirmek suda yürümek, ölüleri diriltmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrı’nın Oğlu” “Dünya’nın Işığı”, “Alfa ve Omega”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunun gibi birçok isimle anıldı. Yahuda tarafından ihanete uğrayıp 30 gümüş akçeye satıldıktan sonra çarmıha gerildi, mezara gömüldü ve 3 gün sonra dirilip cennete yükseldi.

Öncelikle, doğum kısmı tamamen astrolojik.

Sözü edilen doğudaki yıldız Sirius’tur, 24 Aralık’ta gece gökyüzündeki en parlak yıldızdır ve Orion kuşağındaki diğer 3 parlak yıldızla aynı hizadadır. Bu 3 parlak yıldız, antik zamanlarda olduğu gibi günümüzde de aynı isimle anılırlar: 3 Kral ve en parlak yıldız, Sirius hepsi birlikte 25 Aralık’ta güneşin doğacağı noktayı gösterir. Bu yüzden 3 Kral doğudaki yıldızı “takip” eder ve gündoğumunu, yani güneşin doğumunu işaret eder.

Bakire (Virgin) Meryem, Başak (Virgo) burcundan gelir. Başak “Virgo the Virgin” olarak da bilinir. Virgo (Başak), Latincede bakire demektir. Başak’ın kadim simgesi, M’dir. Tıpkı diğer dinlerden bakire anne Myrra ve Budistlerin bakire annesi Maya gibi baş harfi M ile başlar.

Başak aynı zamanda “Ekmek Evi” olarak da bilinir ve Başak, elinde bir demet buğday tutan bir bakire olarak tasvir edilir. “Ekmek Evi” ve sembolü olan buğday, hasat mevsimi olan Ağustos ve Eylül aylarını temsil eder. ayrıca Beytüllahim’in tam tercümesi, “Ekmek Evi”dir. Bu yüzden aslında Beytüllahim; dünyadaki bir yeri değil, gökyüzündeki bir yeri yani Başak burcu takımyıldızını temsil eder.

ayrıca 25 Aralık’ta yani kış gündönümünde bir başka ilginç olay meydana gelir. Yaz gündönümünden kış gündönümüne kadar, günler kısalır ve soğur. Kuzey yarımküreden bakıldığında güneş güneye doğru hareket eder ve gittikçe küçülerek silikleşir. Günlerin kısalması ve kış gündönümüne doğru hasat zamanının gelmesi, antik medeniyetlerde ölümü temsil ediyordu.

Bu, güneşin ölümüydü.

22 Aralık’ta güneşin yok olduğu en belirgin şekilde görülür. Güneş 6 ay boyunca güneye doğru hareket eder ve o gün, ufuktaki en düşük noktasına ulaşır.

İşte burada ilginç bir olay olur: Güneşin güneye doğru hareketi 3 gün boyunca durur, bu 3 günlük beklemeden sonra güneş, haç şeklindeki Güney takımyıldızının üzerinde yeniden yükselmeye başlar. 25 Aralık’ta gerçekleşen bu olaydan sonra güneş, bu sefer kuzeye doğru 1 derece hareket eder, günler uzamaya ve ısınmaya başlar, bahar gelir. İşte bu yüzden, “Güneş haç üzerinde öldü, 3 gün ölü kaldı ve tekrar dirildi” denir. Bu yüzden İsa ve diğer sayısız güneş tanrısı aynı haç, 3 günlük ölüm ve yeniden diriliş temalarını paylaşır.

Bu aslında güneşin, Kuzey yarımküreye doğru hareket yönünü değiştirmeden ve baharı getirmeden önceki hareket sürecidir. Buna rağmen güneşin yeniden dirilişi, bahar ekinoksuna kadar kutlanmazdı. Çünkü güneş, günün uzadığı ve baharın belirtilerinin başladığı bahar ekinoksunda, yani “Paskalya” zamanında belirgin olarak karanlığın kötülüğünü alt ediyordu.

Şimdi, muhtemelen İsa’yla ilgili en belirgin astrolojik sembole yani 12 sadık havarisine bakalım.

Bunlar aslında Zodyak çaprazında tasvir edilen 12 burçtur ve güneşi temsil eden İsa onları ziyaret eder. Zodyak Çaprazında İsa M.S 11. Yüzyıl İncil’de 12 sayısına birçok yerde rastlanır. Yani bu yazılar astrolojiden başka bir şeyle ilgili değildir. Güneşin yaşamını tasvir eden, Zodyak çaprazına geri dönersek, onun sadece güneşin hareketlerinin sanatsal bir ifadesi olmadığını söyleyebiliriz. Bu aslında ilahi bir Pagan sembolüdür ve özünde şu şekildedir:

Bu bir Hıristiyanlık sembolü değildir.

Bu, Paganların Zodyak çaprazı uyarlamasıdır.

Bu yüzden İsa, eski betimlemelerde hep kafasında bir haçla gösterilir. Çünkü İsa Güneştir, “Tanrı’nın Güneşi”dir, “Dünya’nın Işığı”dır, “Göğe Çekilen” dir ve bu yüzden, aslında her sabah yaptığı gibi “Tekrar Gelecek”tir. Karanlığın düşmanı olan Tanrı’nın kudretiyle, her sabah “Yeniden Dirilir”, “Bulutlar Üzerinden Yükselir” ve tacında parlayan gün ışıklarıyla “Cennet’ten iner. İncil’de yer alan sayısız astrolojik-astronomik benzetmelerden belki de en önemlisi Çağ’lar ile ilgili olan kısımdır.

Yine kutsal kitapta “Çağ” kelimesi birçok yerde geçmektedir.

“Çağ” kavramını tam olarak anlayabilmek için, öncelikle gece gündüz eşitliğinin yani ekinoksun gerilemesi olayını anlamalıyız.

Antik Mısır’lılar ve onlardan önceki birçok medeniyet fark ettiler ki, yaklaşık olarak her 2150 yılda bir bahar gündönümünde şafak, Zodyak’ın bir başka sembolüne denk geliyordu. Bu olay, Dünya’nın kendi ekseninde açısal olarak dönerken yalpalanmasıyla ilgilidir. Bu olaya gündönümünün gerilemesi denir, çünkü normal bir yıllık döngünün aksine bu olayda burç geriye gider. Bu gerilemenin 12 burcun tamamında gerçekleşmesi için gereken süre ise, tam olarak 25.765 yıldır. Bu süre aynı zaman da “Büyük Yıl” olarak adlandırılıyordu ve antik toplumlar buna çok dikkat ediyordu. Bu yüzden her 2150 yıllık süreci bir “Çağ” olarak adlandırdılar.

M.Ö 4300 yılından M.Ö 2150 yılına kadar Taurus, yani “Boğa Çağı” yaşandı.

M.Ö 2150 yılından M.S 1 yılına kadar Aries, yani “Koç Çağı” yaşandı.

Ve şu an da içinde bulunduğumuz M.S 1 yılından M.S 2150 yılına kadar olan süreçte de, “Balık Çağı” yaşanacak.

2150 yılından sonra ise, dünya yeni bir çağa girecek.

“Kova Çağı”na.

İncil, sembolik olarak 3 çağın geçişinden ve geçilecek olan 4.bir çağdan bahseder.

Eski Ahit’e göre Musa, Sina Dağı’ndan elinde 10 Emir’le birlikte geldiğinde, insanlarının altından bir buzağı heykeline taptıklarını görür ve çok üzülür. Taş tabletleri parçalar, ve insanlarına, bu utançtan arınmak için birbirlerini öldürmeleri gerektiğini söyler. Birçok ilahiyatçı bu öfkeyi, İsrailoğulları’nın yanlış tanrıya tapmalarına bağlamıştır. Aslında o put altın bir boğaydı, Taurus Boğası’ydı ve Musa halkına yeni çağın, yani “Koç Çağı”nın geldiğini haber veriyordu. Bu yüzden Yahudiler, bugün bile hala boynuz borusu çalarlar. Musa yeni çağ olan Koç Çağı’nı temsil ediyordu ve bu yüzden herkes eski çağdan vazgeçmeliydi.

Antik tanrılardan Mithra gibi, başka figürler de bu geçişi yaşamış, ve aynı tema içerisinde bir boğayı öldürmüştür. İsa ise bundan sonra gelecek çağın, “Balık Çağı”nın yol göstericisidir.

Yani 2 balığın.

Balık sembolüne Eski Ahit’te çok rastlanır.

Örneğin İsa, 5000 kişiyi ekmek ve sadece 2 balıkla doyurmuştur. Görevine başlayıp Galilei ile yolculuğa çıktığında, 2 balıkçıyla arkadaş olmuş ve balıkçılar onu takip etmiştir.

İnsanların arabalarının arkasındaki İsa-Balığı çıkartmasını hepiniz bilirsiniz. Bilmediğiniz şey aslında onun ne anlama geldiği. Bu, Balık Çağı sırasındaki Pagan Güneş Krallığı’nın astrolojik sembolüdür.

ayrıca İsa’nın doğumu kabul edilen tarih, bu çağın başlangıç tarihidir.

Luke 22:10’a göre, havarilerinin İsa’ya “Senden sonra bir dahaki Paskalya nerede olacak?” diye sormaları üzerine İsa: “Bir şehre gireceksiniz ve orada elinde testiyle su taşıyan bir adam göreceksiniz. Onu takip edin, ve gireceği eve girin.” diye cevap verir.

Bu ayet, astrolojik esinlenmelerin belki de en açık olanıdır.

Testiyle su taşıyan adam Aquarius’tur. Su-taşıyıcısıdır ve her zaman testiden su döken bir adam olarak tasvir edilmiştir. İsa Balık Çağı’nı temsil ediyordu.

Güneş (Tanrı’nın Güneşi) Balık Çağı’nı (İsa’yı) terk ettiğinde, Aquarius’un (Kova) evine gelecekti, tıpkı Kova’nın (Aquarius) gün dönümü gerilemesinde Balık’ı takip etmesi gibi. İsa’nın aslında bütün söylediği, Balık Çağı’ndan sonra Kova Çağı’nın geleceğiydi.

Şimdi, zamanın ve dünyanın sonuyla ilgili hepimiz bir şeyler duymuşuzdur.

Vahiy kitabındaki resimlemeleri saymazsak, bu konunun ana kaynağı Matthew 28:20 bölümüdür, bu bölümde İsa: “Sizinle dünyanın sonuna kadar birlikte olacağım” der. Ama Kral James versiyonunda “Dünya” kelimesi, diğer birçok tercüme hatası gibi, aslında yanlış tercüme edilmiştir.

Aslında kullanılan kelime “Aeon” dur, ve “Çağ” anlamına gelir.

“Sizinle çağın sonuna kadar birlikte olacağım.

” Ki bu doğrudur, İsa’nın Balık Çağı güneş Kova Çağı’na girdiğinde bitecektir.

Bütün bu “Dünyanın Sonu” ve “Zamanın Sonu” teması, aslında astrolojik bir alegorinin yanlış tercümesidir.

Ama gelin bunu, dünyanın sonunun geldiğine inanan yaklaşık 100 milyon Amerikalıya anlatın.

Diğer yandan İsa karakteri, edebi ve astrolojik olarak Mısır Güneş Tanrısı Horus’un tamamen kopyasıdır.

Örneğin, Mısır’daki yaklaşık 3500 yıllık Luxor Tapınağı’nın duvarlarında bakire gebeliğini, Horus’un doğumu ve kutsanmasını gösteren resimler vardır. Resimler, Thaw’un bakire Isis’e Horus’a hamile kalacağını söylemesiyle başlar, daha sonra kutsal ruh Nef, bakireyi hamile bırakır, bakire doğum yapar ve bebek kutsanır.

Bu hikaye İsa’nın hikayesiyle tamamen aynıdır.

İsa ve Horus arasındaki benzerlik inanılmazdır.

Ve araklama devam eder.

Nuh ve Nuh’un gemisi hikayesi tamamen bir kültürden alınmıştır.

Büyük Tufan temasına antik dünyada çok rastlanır. Söz konusu temaya farklı zaman dilimlerinden 200 farklı yerde rastlanabilir. Gene de bunun için çok gerilere gitmeye gerek yok, M.Ö 2600 civarında yazılan Gılgamış Destanı’na bakmak yeterli. Bu destan tanrı tarafından meydana gelen bir tufandan, hayvanların bindirildiği bir gemiden, hatta İncil’de de olduğu salıverilen ve geri dönen bir güvercinden ve bunun gibi birçok benzerlikten bahseder.

Şimdi de Musa’nın çalıntı hikâyesi.

Musa’nın doğumundan sonra, hasır bir sepete koyulduğu ve nehire bırakılıp ölümden kurtarıldığı söylenir. Daha sonra firavunun kızı tarafından bulunur ve bir prens olarak yetiştirilir. Sepetteki bebek hikayesi direk olarak, M.Ö 2250 civarında yazılmış olan Akkad’lı Sargon’un efsanesinden alınmıştır. Sargon doğar ve öldürülmesin diye hasır bir sepete koyulup nehre bırakılır. Bir kraliyet kadını olan Akki tarafından bulunur ve yetiştirilir. ayrıca Musa “Kanun Koyucu” ve taş tabletlerdeki “10 Emir’i getiren kişi” olarak bilinir.

Halbuki, tanrının bir dağda peygamberine kanunları iletme teması çok daha eskidir. Musa mitolojik tarihteki sayısız “Kanun Koyucu” lardan sadece biridir.

Hindistan’da Manou büyük “Kanun Koyucu” ydu.

Girit’te ise Minos, Dicta Dağı’na çıkarak orada Zeus’tan kutsal kanunları öğrendi.

Mısır’da ise Mises, tanrının ona verdiği ve taş tabletlere yazılmış kanunları taşırdı.

Manou, Minos, Mises, Moses (Musa) 10 Emir’e gelince, bu da Mısır’lıların “Ölüm Kitabı”nın 125. bölümünden alınmıştır.

“Ölüm Kitabı”nda yazan mısralardan; “Çalmadım” mısrası “Çalmayacaksın” olarak, “Öldürmedim” mısrası “Öldürmeyeceksin” olarak, “Yalan söylemedim” mısrası ise “Yalan yere şahitlik etmeyeceksin” olarak değiştirilmiştir.

Görüldüğü gibi eski Mısır inanışı, Musevi-Hıristiyan ilahiyatının temelini oluşturmaktadır.

Vaftiz, ölümden sonra yaşam, mahşer, bakire doğumu, yeniden diriliş, çarmıha gerilme gemi, sünnet, mesih, kutsal müritler, büyük tufan, paskalya, Noel ve bunun gibi birçok öğe tamamen Mısır kökenlidir ve Hıristiyanlık ve Musevilikten çok daha eski tarihlere dayanır.

İlk Hıristiyan tarihçilerden ve savunucularından olan Justin Martyr şöyle yazmıştır: Bizler, öğretmenimiz İsa cinsel ilişki haricinde doğdu, çarmıha gerildi, öldü, yeniden dirildi ve cennete yükseldi dediğimizde, bizim Jüpiter’in oğullarına inandığımızı sanan insanlardan farklı bir şey iddia etmemiş oluruz. Bir başka deyişle Justin Martyr şöyle demiştir: “O bir bakireden doğdu, Perseus’a (Yunan Tanrısı) inanmakla arasındaki tek fark bu.”

Bu çok açık ki Justin ve diğer ilk Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın Pagan dinlerine çok benzediğini biliyorlardı. Neyse ki Justin buna bir çözüm buldu. Bu konuda çok kafa yordu, Şeytan yapmıştı.

Bütün bunları önceden sezen Şeytan İsa’dan önce dünyaya geldi, ve Pagan dünyasındaki bu karakterleri yarattı.

— Köktendinci Hıristiyanlık, muhteşem.

— Bu insanlar gerçekten dünyanın 12.000 yaşında olduğuna inanıyorlar.

— Bir gün bu adamlardan birine sordum: “Peki ya dinozor fosilleri?” Bana şöyle dedi: “Dinozor fosilleri mi? Tanrı onları oraya bizim inancımızı sınamak için koydu!” Bence Tanrı seni buraya benim inancımı sınamak için koymuş ahbap!” Bill Hicks – 1961-1994

— Nuh’un Gemisi’ne nasıl gidiliyor?

İncil, kendinden önceki neredeyse bütün dini efsaneleri kullanmış bir astro-ilahi metinden başka bir şey değildir. Diğer yandan bir karakterin özelliklerinin, başka bir yeni karaktere aktarılmasına aynı kitabın içinde de rastlanır.

Eski Ahit’te Yusuf’un hikayesi anlatılır. Yusuf, İsa’nın bir prototipidir.

İkisi de mucizevi şekilde doğmuştur.

Yusuf’un 12 kardeşi, İsa’nın 12 havarisi vardır.

Yusuf 20 gümüş akçeye, İsa 30 gümüş akçeye satılmıştır.

Kardeşi “Yahuda” Yusuf’un satılmasını önerirken, havari “Yahuda” İsa’nın satılmasını önermiştir.

Her ikisi de görevlerine 30 yaşında başlamıştır.

Ve benzerlikler sürer gider.

Peki 12 havarisiyle gezen, hastaları iyileştiren, Meryem’in oğlu İsa adında birinin yaşadığını kanıtlayan İncil dışında herhangi bir delil var mıdır?

İsa’nın yaşadığı iddia edilen zaman aralığında ya da daha sonraları Akdeniz çevresinde sayısız tarihçi yaşadı.

Bunların kaç tanesi bu insanı kaleme aldı?

Hiçbiri.

Buna rağmen, dürüst olmak gerekirse İsa’nın varlığını savunanlar birbirleriyle çelişkili değildir. İsa’nın varlığına kanıt olarak 4 tarihçi referans kabul edilir. Genç Pliny, Suetonius ve Tacitus bunların üçüdür. Her birinin, bu konu hakkında yazdıkları en fazla birkaç cümleden ibarettir ve yazılar “Christus” ya da “Christ” hakkında yazılmıştır, ki bunlar aslında isim değil unvandır.

“Vaftiz Edilmiş Kişi” anlamına gelirler.

4. referans ise, sahte oldukları yüzyıllardır bilinen Josephus’un metinleridir. Ne yazık ki hala doğru kabul edilirler.

Öldükten sonra tekrar dirilen, herkesin gözü önünde cennete yükselen ve ona bağışlanan mucizeleri gerçekleştiren bir adamın tarihi kayıtlara geçmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Ama geçmedi, çünkü kanıtları incelediğimizde İsa figürünün gerçekte var olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

— Hıristiyanlık, güneşe tapınmanın bir parodisidir.Güneş yerine İsa diye çağırdıkları bir adam koyarlar ve aslında güneş için yapılan tapınmaları onun adına yaparlar. ” Thomas Paine – 1737-1809

Kaba olmak istemiyoruz, ama gerçekçi olmak istiyoruz. Kimsenin duygularını incitmek istemiyoruz, ama anladığımız ve doğru kabul ettiğimiz konularda bilimsel açıdan gerçeği bulmak istiyoruz. Hıristiyanlık gerçeğe dayanmaz. Hıristiyanlık, politik olarak dikte edilmiş bir latin hikayesinden başka bir şey değildir.

— Jordan Maxwell: Gerçek şu ki İsa, Gnostik Hıristiyan mezhebinin Güneş Tanrı’sıdır ve diğer Pagan tanrıları gibi, mitolojik bir figürden ibarettir.

Toplumsal kontrolü sağlamak için İsa’yı tarihi bir karakter haline getirmek, politik bir gereksinimdi. M.S 325 yılında Roma hükümdarı Constantine, İznik Konseyi’ni topladı. Bu görüşmeler sırasında, politik olarak şekillendirilen Hıristiyanlık öğretileri kabul edildi ve bu tarihten itibaren Hıristiyanlık adına kan dökülmeye başlandı. Bunu takip eden 1600 yıl boyunca Vatikan, tüm Avrupa üzerinde etkili politik bir kale haline geldi, “Karanlık Çağlar” olarak anılan zaman dilimlerine liderlik ederek, Engizisyon ve Haçlı Seferleri gibi olaylara neden oldu.

Hıristiyanlık, benzeri bütün ilahi inanç sistemleri gibi döneminin hurafesidir. İnsanları gerçek dünyadan ve dolayısıyla birbirlerinden koparma amacına hizmet eder. İnsanların otoriteye sorgulamadan itaat etmesini sağlar. Her şeyi kontrol eden bir Tanrı olduğu iddiasıyla insanların sorumluluk duygusunu zayıflatır, ve utanç verici suçları, din uğruna olduğu takdirde haklı kılar.

Ama en önemlisi, gerçeği bildiği halde bu hikayeleri kullanan insanlara toplumu yönlendirme ve kontrol etme gücü sağlar.

Dini dogmalar, icat edile gelmiş en güçlü araçtır ve diğer birçok hikayeye kanmak için insan psikolojisinde bir temel oluşturur.

— Efsane, çoğunluğun yanlış olduğuna inandığı bir hikayedir. Dini açıdan baktığımızda ise efsane, insanları yönlendiren bir hikayedir. Önemli olan hikayenin gerçekle olan ilişkisi değil, hikayenin işlevidir. Bir hikaye, toplum ya da ulus doğru olduğuna inanmadıkça işlevsizdir. Kutsal hikayelerdeki kötü kokuyu alan ve gerçeğin ne olduğunu soran insanları önemsemezler. İnancın savunucuları, bu insanlarla tartışmaya girmez. Onlara aldırış etmezler ve kafirlikle suçlarlar. David Ray Griffin

Bu doğru değil, kafirlik dediğiniz şey aslında insanların, A.B.D hükümetinin 3.000 vatandaşını öldürdüğü gerçeğini anlamalarına yardımcı olmaktır

Bölüm 2: Tüm Dünya Bir Sahne

— Sanki bir yıkım ekibinin işi gibi, eski binaları yıkarken yapıldığı gibi.

— Görüntülerin birinde, sanki eski bir bina bilinçli olarak dinamitle patlatılmış gibi gözüküyor.

— Bir binanın bilinçli olarak yıkılmasını seyretmiş herhangi biri bile, binanın altını yıktığınızda tamamının da yıkılacağını bilir.

— Binanın yıkılış şekli,

— Sanki planlanmış bir şey gibi.

— İlk kulenin yıkılması kaza eseri değil, ve ikinci kulenin de yıkılması tamamen aynı şekilde gerçekleşti.

— Bunun nasıl başardılar, bilmiyoruz.

— Bina toza dönüştü.

— Bir masa bulamazdınız, bir sandalye bulamazdınız, bir telefon ya da bilgisayar da Bulduğum en büyük telefon parçası tuş takımının yarısı kadardı ve şu büyüklükteydi.

— Betona ne oldu? Beton toz oldu.

— Her tarafı kaplayan ince bir toz, 5 ya da 8 cm kalınlığında.

— Beton tamamen ee toz oldu! Televizyonda defalarca gösterilen görüntülerde, bir binanın, yerleştirilmiş dinamitlerle kasıtlı olarak yıkıldığı görülüyor.

— Sanki fünyeleri varmış gibi, evet, fünye, binayı yıkmak için yerleştirilmiş, Bum, Bum Bum!” “İkinci bir patlama duydum.

— Çok büyük bir patlama oldu.

— İkinci bir patlama vardı ve ardından bina çöktü.

— Patlama oldu ve herkes yerlere uçtu.

— Bana bir patlama sesi gibi geldi.

— Silah sesi gibiydi, bam-bam-bam.

— Sonra aniden 3 büyük patlama.

— Ve büyük bir patlama duyduk.

— Ve binanın tepesi tamamen havaya uçtu.

— Bir çeşit patlama gördük.

— Patlamanın etkisiyle.

— Büyük patlama.

— 8. katı havaya uçurdu.

— Sonra lobiye indik, orada büyük bir patlama oldu.

— Lobi, ortasında bomba patlamış gibiydi.

— Büyük patlama, şimdi moloz yağıyor.

— Büyük bir patlama oldu.

— Hepimizin duyduğu ve hissettiği büyük patlama.

— Bir çeşit patlamaya tanık olduk.

— Çok gürültülüydü.

— Tahribat.

— Patlama.

— Duman ve ilk kulede ikinci bir patlama

— Orada başka bir bomba patladı.

— Binaya yerleştirilmiş düzenekler olduğunu düşünüyor.

— Binaya yerleştirilmiş.

11 Eylül Efsanesi

Usame Bin Ladin tarafından yönlendirilen 19 hava korsanı, 4 yolcu uçağını kaçırarak ve Amerikan Hava Savunma Sistemi’ni (NORAD) atlatarak, hedeflerinin %75’ini vurdular.

Sonucunda Dünya Ticaret Merkezi’nin 1, 2 ve 7 no’lu kuleleri, “Katlı Pasta” diye tabir edilen şekilde yıkılırken Pentagon’a ve Shanksville’e düşen uçaklar çarpmanın etkisiyle buharlaştı.

11 Eylül Komisyon’u, hükümetin istihbarat konusundaki birçok hatasına rağmen bu terörist eylemi önceden haber verecek herhangi bir uyarı bulamadı.

Uyarı yok

— Hiç kimsenin bir uçağın, kaçırılmış bir yolcu uçağının füze olarak kullanılacağını akıl edebileceğini zannetmiyorum.En azından bizim hükümetimiz akıl edemedi, ve bizden önceki hükümet de, uçakların binalara çarptırılacağını öngöremezdi.

— Uçaklarla, şehirlere ve halka yönelik böyle bir eylem yapılacağını gösteren hiçbir tehdit yoktu.

— Benim dikkatimi çeken hiçbir uyarı yoktu.

USA Today’in haberine göre NORAD, 11 Eylül saldırılarından 2 yıl önce, saldırı yapmak amacıyla kaçırılan uçaklara yönelik bir tatbikat düzenledi.

Ve hedeflerden biri de Dünya Ticaret Merkezi’ydi.

FEMA (Federal Kriz Masası) El Kitabı’nın Kapağı, 1997 “Mascal” Operasyonu, Ekim 20 Pentagon’a çakılan bir uçak tatbikatı CNN’in Filipinler’de ele geçirdiği gizli belgelere göre, plan çok açıktı: Herhangi bir yolcu uçağına binecekti, kokpiti ele geçirecekti ve CIA merkezine dalış yapacaktı.

Hedeflenen diğer binalar – Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi.

George Tenet’in sözleriyle, ulusal güvenlik ve anti-terörizm kırmızı alarm veriyordu, ve yakında gerçekleşerek dramatik sonuçlar doğuracak çok sert bir eylemi işaret ediyordu.

Bu çok tutarsız.

Bunun üzerine başkanımız 1 aylık bir tatile mi çıktı? “19 hava korsanı” Pakistan İstihbarat Servisi’nin (ISI) başkanı Mahmud Ahmet, Ömer Şeyh’ten korsanların lideri olan Muhammed Atta’ya $100.000 göndermesini istedi. Korsan Muhammed Atta’nın hesabına, Pakistan üzerinden havale yapıldı.Atta’ya parayı yolladığı düşünülen kişi, Ahmet Ömer Sayid Şeyh. Ömer Şeyh, Pakistan hükümetinin istihbarat servisi ISI tarafından tanınıyor ve destekleniyordu. General Ahmet’in, Muhammed Atta’ya neden $100.000 gönderilmesini emrettiği konusunda hiçbir soruşturma açılmadı.

11 Eylül sabahı, hükümet yetkilileri General Ahmet’le Washington’da kahvaltı yapıyorlardı.

11 Eylül Komisyon’u hazırladığı raporda, saldırıların maddi kaynağının çok az önem taşıdığını belirtti.

ayrıca adı geçen korsanlardan 4 ya da 5 tanesinin uçaklarda olduğu söylendi, eğer gerçekten öyleyse isimleri uçuş listesinde olmalıydı.

Ama açıklanan uçuş listelerinde bu korsanlardan hiçbirinin ismi bulunmadığı gibi herhangi bir başka Arap ismi bile yoktu.

Hava korsanı olarak şüphelendiğimiz bu adamların evleri, arabaları, kredi kartları A.B.D hükümeti tarafından ödeniyordu. Bunlar gerçek ajanlardı. ayrıca bazı deliller kasıtlı koyuldu.

11 sefer sayılı uçaktaki korsanın pasaportunun, yıkıntılar arasında bulunduğu iddia edildi. Alevler arasından geçti, uçağın tam yanından ve zarar görmeden yere düştü. Ama bir şey oldu. 6 ay boyunca pasaportun ellerinde olduğunu söylediler.

Biz de kanıt bulundu zannettik ve birden pasaportun sahibi ortaya çıktı, adam yaşıyordu. Bu 19 adamın bir çoğu hala yaşıyor.

— FBI beni listesine koyduğunda gözlerime inanamadım. Adımı vermişler, doğum tarihimi vermişler ama ben bir intihar bombacısı değilim. Buradayım, yaşıyorum ve bir uçak nasıl uçurulur hiçbir fikrim yok.

En az 6 “Hava Korsanı” hala hayatta. FBI hala listesini güncellemedi.

Hiçbir kanıt, ölü ya da diri hiçbir korsanı Usame Bin Ladin’e bağlamıyor.

Usame Bin Ladin

— Tabi ki Saddam Hüseyin’in, pardon Bin Ladin’in peşindeyiz, o bir, o bir, o bir. Ocak 2001

Bush yönetimi FBI ve istihbarat kuruluşlarına, Usame Bin Ladin’e çok yakın iki kişiyi de barındıran Bin Ladin ailesi hakkındaki soruşturmaları geri çekmesini emrediyor ve bilin bakalım bu insanlar nerede yaşıyorlar! Falls Church, Virjinya CIA merkezinin hemen yanında.

Amerika’nın “En Çok Aranan Adamı” olduğu halde Dubai’deki bir Amerikan hastanesinde iki hafta kaldı, Amerikan doktorlar tarafından tedavi edildi ve yerel bir CIA ajanı tarafından ziyaret edildi.

Usame Bin Ladin’in, 11 Eylül olaylarını planladığını kanıtlayan tek bir delil bile görmedik.

Kanıt bulmadaki başarısızlıktan sonra, aslında kanıt aramaya gerek olmadığı çünkü Afganistan’da ele geçirilen videokasette Bin Ladin’in saldırıları üstlendiği söylendi.

Bu itiraf hala yaygın olarak kanıt kabul edilir.

Ama videodaki adam, Usame Bin Ladin’in diğer videolarına göre daha esmer tenlidir, yanakları daha dolgun ve burnu daha geniştir.

Yine kasıtlı koyulmuş bir delil görüyoruz.

1976’da Usame Bin Ladin’in büyük kardeşi Selim Bin Ladin, Bin Ladin ailesinin A.B.D’deki yatırımlarını yönetmesi için Jim Bath adında Teksas’lı birini kiraladı. Eski bir ulusal güvenlik pilotu olan Jim Bath, ayrıca George W. Bush’un da kadim dostuydu.

Bush ve Bin Ladin aileleri arasındaki ilişki, George H. W. Bush, Carlyle şirketi adına 1998 ve 2000 yıllarında Suudi Arabistan’a Bin Ladin ailesiyle görüşmeye gittiğinde, daha da açık bir hal aldı.

George H.W.Bush, 11 Eylül sabahında Usame’nin büyük kardeşi Şefik Bin Ladin ile Carlyle grup toplantısındaydı.

Carlyle şirketi, 11 Eylül sonrası “Anti- Terörizm” ve “Afgan-Irak” savaşları sayesinde büyük kar sağlamış dünyanın en büyük silah üreticilerinden biridir.

Pentagon

Kim 60 ton ağırlığında, 38 metre genişliğinde ve 13 metre yüksekliğindeki bir uçağı bu engeller arasında uçurabilir? Raporlara göre uçak Pentagon’a çarpmadan önce aşağıya doğru 270 derecelik bir kavis çizdi ve pilotu Hani Hanjour, ufak bir planörü bile düzgün uçuramayan kötü bir pilot olarak tanınıyordu.

— Kursu asla bitiremeyeceği gerçeğini hiç umursamıyordu.

— Pentagon’a uçtuğu konusunda hala şaşkınlık içindeyim. O uçamazdı bile. Uçuş Eğitmeni

Koltuk yok, bagaj yok, ceset yok. Sadece tuğlalar ve hafriyat. Resmi açıklamaya göre yanan jet yakıtının ısısıyla bütün uçak buharlaştı.

77 sefer sayılı uçak iki adet çelik-titanyum alaşımı Rolls Royce motora sahipti ve her biri 6 tondu. 12 ton çelik-titanyum alaşımının jet yakıtıyla buharlaşması bilimsel olarak imkansızdır. ayrıca parmak izi ve DNA tespitine uygun, teşhis edilebilecek cesetler bulunduğu açıklandı. Bu nasıl bir yangın ki alüminyum ve çeliği bile buharlaştırırken insan cesetlerine zarar vermiyor? Şahsi fikrime göre Pentagon ya da çevresine herhangi bir uçağın düştüğüne dair hiçbir kanıt yok ve enkazda bulabileceğiniz parçaların hepsi elinizle kaldırabileceğiniz büyüklükte.

Saldırıdan hemen sonra, hükümet ajanları enkazı kaldırdı ve temizledi. Bütün arazi kum ve çakılla örtülerek bulunabilecek olası deliller de toprağın altına gömüldü. Pentagon’a gerçekten neyin çarptığını gösteren güvenlik kamerası kasetlerine de FBI ajanları tarafından acilen el koyuldu. Ve Adalet Bakanlığı, hala bu görüntüleri halka açıklamayı reddediyor. Eğer bu görüntüler gerçekten Pentagon’un bir Boing 757 tarafından vurulduğunu kanıtlayacaksa çoğumuzun bunların açıklanması konusunda hükümete baskı yapması gerekir.

— Gördüğümüz kadarıyla orada, yerdeki çukurdan başka bir şey yok. Evet bu doğru. Bizim bulunduğumuz yerden görülen tek şey yerdeki büyük çukur ve birkaç yıkılmış ağaçtı. İnsanların çalıştığını, o bölgede yürüdüklerini görebilirdiniz, ama bizim baktığımız yerden görecek pek bir şey yoktu. Büyük enkaz parçaları bile mi? Hayır, hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey, orada bir uçak düşmüş diyemezdiniz.

Nijerya’da düşen bir yolcu uçağı. Shanksville’e düşen (!) 93 sefer sayılı uçak.

“Dünya Ticaret Merkezi 1,2 ve 7 nolu kuleleri” “Katlı Pasta” teorisine göre yangın, çeliği tamamen eritmese de yeterli derecede ısıtarak uçağın çarptığı katları zayıflatır ve bu katlar çelik kolonlardan kurtularak bir zincirleme reaksiyon başlatırlar. Bu teoriye göre -ki bu raporda açıklanan resmi teoridir- birbiri üzerine yığılarak çökmüş katlar ve ayakta kalmış çekirdek konstrüksiyon görmeniz gerekir.

Her iki kulenin de çekirdek konstrüksiyonları 47 muazzam çelik kolondan oluşur. Eğer katlar bunlardan kurtulmuş olsa bile, bu kolonların hala 300 metre yükseklikte ayakta kalması gerekirdi. Uçak bu çekirdek kolonların hepsini kesmedi.

— Biz bu binaları, binanın herhangi bir yerinden çarpacak bir Boing 707’nin etkisine dayanacak şekilde tasarladık. Bina muhtemelen birkaç jet uçağın saldırısına bile dayanabilir.

— Doğrudan binaya yönelen bir uçak.

— Doğrudan, evet.

— Ve siz diyorsunuz ki bina böyle bir darbeden etkilenmeyip ayakta kalacak şekilde tasarlandı.

— Evet, öyle.

Eğer bir bilardo topunu Dünya Ticaret Merkezi’nin tepesinden bırakırsanız, 110 kattan aşağıya düşmesi 8 ila 10 saniye sürer ki bu da hiçbir dirençle karşılaşmadığını varsayarsak. İkiz kuleler neredeyse bu serbest düşüş hızında yıkıldı. 200.000 ton çelik çökerek ve patlayarak 150 metrelik bir alana yayıldı.

Bu demektir ki bina, saniyede 10 kat gibi bir hızla çöktü.

Bir binanın serbest düşüş hızında çökmesi, “Katlı Pasta” etkisiyle mümkün olamaz.

Ama bunu ne yapabilir? Böyle bir kütleyi ne hareket ettirebilir? Patlayıcılar.

Çekirdek konstrüksiyonu oluşturan 47 büyük çelik kolon birbirine bağlıydı, hepsi nasıl aynı anda koptu da çekirdek yapı yok oldu? Görünüşe göre çekirdek kolonlar kesilmişti.

— Yaptığımız şey kirişi belli bir açıyla kesmek

Çöktükten sonra D.T.M’in çekirdek kolonlarından biri. Erimiş. Ya da “Eritilmiş”. Metalin kesim şekline dikkat.

— Erimiş metale bakıyordum. Her üç binada, enkaz içindeki iki kulede, bodrum katında ve 7 nolu binada erimiş metal göletleri oluşmuştu.

Yıkıldıktan 6 hafta sonra, incelenen enkazın bazı noktalarının 2000 Fahrenhayt sıcaklığa maruz kaldığı rapor edildi.

Bu sıcaklık, Jet yakıtının yanma sıcaklığından 500 Fahrenhayt daha yüksektir.

— Aşağı indiğinizde her yerde erimiş metal görüyordunuz.

— Erimiş metal kanalizasyona doğru akıyordu.

— Sanki dökümhane gibiydi.

— Sanki volkan lavları gibi.

— Erimiş metal, hafriyat kaldırıldıktan 4-5 hafta sonra bulundu. ayrıca 7 nolu binada da bulunduğunu söyledi. Söylediğine göre erimiş çelik, 7 nolu Dünya Ticaret Merkezi binasının altında da bulundu. Sonra resmi raporlara baktım, erimiş metal hakkında ne yazmışlar diye. Hiçbir şey yazmıyordu.

Bir dakika.

Bu önemli bir kanıt.

Nereden geldi bu? “Termit” o kadar sıcaktır ki çeliği, örneğin yapısal çeliği bıçağın yağı kestiği gibi kesebilir. Reaksiyon sonucu erimiş metal ve alüminyum oksit açığa çıkar ki bunlar da toz gibidir. Biliyorsunuz, devasa toz bulutları vardı bu kimyasalları büyük miktarlarda kullandığınızda olacakları hayal edin.

D.T.M’deki erimiş çeliğin Elektron Mikroskobu analizleri ve enkazda bulunan demir zengini bileşenler doğrultusunda, Dr. Jones sadece “Termit”in değil, onun yıkım endüstrisinde kullanılan yüksek sülfürlü ve patentli bileşiği “Termat”ın da izine rastladı. Yıkıldıktan sonra her iki kulenin ve 7 nolu binanın altında erimiş metal havuzları vardı.

7 Nolu bina uçakla vurulmamıştı bile.

Aslında problem, çoğu insanın 7 nolu bina hakkında pek fazla şey bilmemesi.

Bu da etrafını saran esrarengiz gizlilik perdesi yüzünden.

Bina 47 katlı bir gökdelendi.

Saat 17.25’te yıkıldı. Uçakla vurulmamıştı. Sadece 2 ya da 3 katında yangın vardı. Ve bildiğimiz kadarıyla kontrollü patlamalarla yıkıldı.

Patlatarak yıkım aynı böyle olur, ortada bir kavis oluşur ve sonra bina serbest düşüşe yakın bir hızda aşağıya hareket eder. Önce merkez kolonlardan birini patlattılar ve bina kendi üzerine düştü.

7 nolu binada klasik kıvrım vardı.

Önce merkez kolonu patlatıldı bu şekilde bina yıkılırken çevresindeki binalara zarar vermedi.

Hükümetin bütün bu yıkılmalar hakkında yaptığı açıklama, yangın teorisi üzerineydi.

11 Eylül’den ne önce ne de sonra, hiçbir çelik bina yangından yıkılmadı.

D.T.M’nin 1,2 ve 7 nolu binalarının çöküş şekli, kontrollü yıkım modeline tamamen uyuyor.

Ah. Bodrumdaki patlamalardan bahsetmedim mi? İlk uçak daha çarpmadan saniyeler önce gerçekleşen patlamalardan?

— Ofisimiz B-1 katındaydı. 8.46 sularında müdürle konuşuyordum ve aniden bir ses duyduk – BUUM! O kadar kuvvetli bir patlamaydı ki bizi “yukarı” fırlattı. Ve aşağı katta olmuştu, B-2 ve B-3 katları arasında. Sonra ne olduğuna bakmaya gittiğimizde BUUM! Kulenin “tepesine” çarpan uçağın etkisi. Binanın koridorunda servis arabasıyla yürüyordum ki, o anda havaya uçtum. Demek istediğim, patlamanın etkisi beni yere fırlattı ve her şey o zaman başladı. Biraz sonra büyük bir patlama daha oldu tavandaki alçılar yere düşüyordu, avizeler yere düşüyordu Biliyorsunuz, 1.kuleden 2. kuleye geçmek için büyük koridordan yürümeniz gerekir oradan geçiyordum ki, aynı şey yeniden oldu.

— Bu başka bir şeydi, bizi yere yapıştırdı, alt katta olmuştu bunu hissedebiliyordunuz, duvarlar oradaki her şeyin üzerine yıkılıyordu Demek istediğim, aşağı katta ölen insanlar olduğunu biliyordum, Aşağı katta bacakları kırılan insanlar olduğunu biliyordum, insanlara estetik ameliyatlar yapıldı çünkü duvarlar yüzlerine vurmuştu.

NORAD “Kuzey Amerika Hava Saha Komutanlığı” Standart prosedüre göre bir FAA (Sivil Havacılık Teşkilatı) uçuş denetçisi, kaçırma eylemi şüphesi uyandıran herhangi bir şey görürse, derhal bölüm amiriyle temasa geçer.

Eğer problem 1 dakika içinde çözülemezse bölüm amiri NORAD ile bağlantıya geçerek ne olup bittiğini anlaması için birkaç savaş uçağı göndermesini ister.

Daha sonra NORAD, olaya en yakın hava üssündeki hazır pilotlara sıcak temas emri verir.

Oyalanmalar olsa bile bu süreç en fazla 10 dakika sürer, ama bu olayda, savaş uçaklarının yerden kalkması bile 80 dakika sonra gerçekleşmiştir Bu kafa karıştıran bir anormallik.

İş işten geçene kadar, tek bir A.B.D Hava Kuvvetleri uçağı bile olay yerine yönelmiyor.

Hiçbir tanesi.

Ya kafaları karışmışsa, ya kasıtlı olarak tepki veremeyecek kadar meşgul bırakılmışlarsa? Nereye gideceklerini bilmiyorlardı çünkü aynı anda savaş tatbikatı yapılıyordu ve Kuzey Amerika Hava Savunma Birimi’nin radarlarında birçok sahte tatbikat sinyali vardı.

— FAA: “Merhaba, Boston Merkez TMU, bir sorunumuz var. Kaçırılan bir uçak New York’a doğru yöneliyor. Bize yardım etmesi için birkaç F-16 ya da benzeri jete ihtiyacımız var.

— NORAD: “Bu gerçek mi yoksa tatbikat mı?”

Bir başka tatbikat vardı – “Tetikteki Savaşçı”, NORAD’ın açıkladığına göre bu kaçırılan bir uçağa müdahale tatbikatıydı ve aynı sırada yapılıyordu.

Çift olarak gönderilen ve müsait olan sadece 8 savaş uçağı vardı, ve hepsi de 11 Eylül sabahı, 22 muhtemel kaçırma eylemiyle boğuşuyordu ve tatbikatlarla gerçek olanları birbirinden ayırt edemediler.

2000 yılında, NORAD 67 müdahale yaptı. %100 başarı sağladı. 11 Eylül’de ise aynı günde 4 defa çuvalladı. 11 Eylül sabahı, NORAD’a verilen tüm emirlerin arkasında Beyaz Saray’daki komuta merkezinde oturan Dick Cheney vardı.

11 Eylül sabahı uygulanan tatbikat senaryolarından bir tanesi, binaya yönelen bir uçak senaryosuydu.

“11 Eylül Komisyonu” Sayfa 172: “A.B.D Hükümeti, 11 Eylül saldırılarını finanse eden paranın kaynağını bulamamıştır.

— Yine de bu, çok az önem teşkil eder.

Amerikan yetkilileri finansal kaynağın izini süremediler. Ve sonra da en inanılmaz açıklamayı yaptılar: “Bu, çok az önem teşkil eder”.

Bu çok ama çok önemli! 11 Eylül masraflarını kim ödedi merak etmiyor musunuz? 7 nolu binanın yıkılışını, açıklaması çok zor bir olay olarak gördüler. 11 Eylül Komisyon’u bu yıkılışı açıklamayı bir kenara bırakın, raporda bundan bahsetmedi bile.

— Sayın Başkan neden siz ve sayın Başkan Yardımcısı, 11 Eylül Komisyonu’ndan önce bir araya gelmekte ısrar ediyorsunuz?

— Çünkü 11 Eylül Komisyonu bize sorular sormak istiyor, bu yüzden buluşuyoruz, ve ben de onlarla görüşüp bu sorulara cevap vermek için sabırsızlanıyorum.

— Sorum şuydu, neden Komisyon’un talep ettiği gibi birbirinizden ayrı kalmıyorsunuz?

— Çünkü bu ikimiz için de, 11 Eylül Komisyonu’nun sorularını yanıtlamak için iyi bir fırsat ve ben onlara cevap vermek için sabırsızlanıyorum.

Sizce ortaya çıkıp kendi fikirlerini kendi cümleleriyle açıklamaları gerekir mi? Yeminli olarak ifade vermeleri gerekir.

Evet, halka açık olarak.

Bush ve Chaney, 11 Eylül Komisyonu’na bazı şartlarla çıktılar.

Görüşmelere beraber girdiler. Yeminli ifade vermediler. Basın ya da aile bireyleri görüşmelere alınmadı. Hiçbir çeşit kayda izin vermediler. Tutanak tutulmadı.

— Ölenlerin ailelerinin bir tutanağı ya da tanıklığınızı görmeyi hak ettiğini düşünmüyor musunuz?

— Adam, bu soruyu bana dün de sordun, ben de aynı cevabı verdim.

Nihai rapor, herkesin hemfikir olduğu bir rapordu.

Bu şu demek, eğer tek bir komisyon üyesi bile rapordaki herhangi bir şeye itiraz ederse, o konu rapordan çıkarılıyordu.

Öğrendiğimiz kadarıyla o, sadece Bush yönetimine bu süreçte danışmanlık yapmamış, aynı zamanda Bush’un Ulusal Güvenlik Konseyi’nin kurulması yönünde bir taslak hazırlamış ve tek başına, “Karşı-Savaş Stratejisi” -ki bu strateji Irak savaşında kullanılmıştır- adında kitap yazmış biri ve aynı zamanda Condoleezza Rice’ın yakın dostu.

Onun istifa etmesini istiyoruz.

11 Eylül Raporu’nda, Bush Yönetiminin onaylamadığı hiçbir şey yok.

Şimdi neden Zelikow liderliğindeki komisyonun 11 Eylül’ün sahte bir eylem olduğu gerçeğini gösteren bütün delilleri görmezden geldiğini anlıyoruz Yeni bir emperyalist hareket için kamuoyunun olurunu almak ve ihtiyaç duyulan maddi kaynağı sağlamak.

“Terörizm”

Terörizm: 1) Şiddetin sistematik kullanımı, korku yaratmak adına şiddet uygulamak ve sindirmeye çalışmak.

Korku yaratmak adına Bıçak kuşanmış.

Kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlara sahip.

Fanatikler. Teröristler. 11 Eylül. Katiller. El Kaide. Nükleer silahlar. Terör. Şeytan. Savaş ve tehlike. Terörizm. Küresel terör. Dünya terörü. Küresel Terörizm. Kitle imha silahları. Şeytan teröristler.

Hipnotize bir şekilde tekrarlanan sözcükler: Terörizm. Teröristler. Terör tehdidi.

Ve tabi ki El-Kaide ile bağlantılı.

Ama dillerden düşmeyen ve neredeyse 7/24 yüzümüze vurulan “Terörizme Karşı Savaş” hayatımızın kaçınılmaz bir gerçeği haline geldi.

Bir gün torunlarımız geri dönüp bakacak ve bizlere soracak: “Teröre karşı yapılan savaş nasıl kazanıldı?” A.B.D’nin tüm üst düzey yöneticileri terörizmi gerçek anlamda kullanarak toplumsal birleşme sağladılar, toplum için bir düşman resmi çizdiler, halkı bir arada tuttular.

Carl Scmitt’in muhafazakarlık teorisine göre, bir toplum oluşturmak için öncelikle bir düşman imgesine ihtiyacınız vardır.

Bu çok tehlikeli bir şey çünkü şimdi baktığınızda bütün sosyal düzen, siyasi partiler, düşündüklerimiz, genel siyaset hepsi canavarca bir masal üzerine kurulu.

Terörist şüphesiyle tutuklanan kişilerin neredeyse tamamı, suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

Tabi önce siz onları görün diye manşet yapıldıktan sonra.

Terör Tehdidi.

Saçmalık

Terörizm: 2) Hükümetin, bir planı hayata geçirebilmek için, kamuoyunu yönlendirme tekniği.

— CIA’nın bu ülkeye ne yaptığına bir bakın. Yaptıkları şeyler inanılmaz. Gerçekleşen terörist eylemlere bakın. Hepsinin olmasa da çoğunun arkasında CIA var. Bahriye Kışlası olayı, daha sonra Kenya’daki büyükelçilik. Pan Am 103 olayı var, USS Cole olayı var, Oklahoma City olayı var, 1993 yılındaki Dünya Ticaret Merkezi olayı var. Ted Gunderson – Eski FBI Operasyon Şefi

Teröristlere ilk seferinde Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurmak için yardım ettiler Bombayı yaptılar, sürücü ehliyetini çıkarttılar.

Muhbir Emad A. Salim, 43 yaşında eski bir Mısır Ordusu subayıydı, ona bombayı yapma görevi verildi ve o bir uzmana gitti, bu kişi FBI uzmanıydı, ve dedi ki, “Sahte bir bomba mı koyacağız?”, ve FBI uzmanı da dedi ki “Hayır, gerçek bir bomba koyacağız.”

1993 yılındaki Dünya Ticaret Merkezi saldırısının gerçek sorumlusu FBI’dı.

Emad Salim’i kiraladılar ve ona 1 milyon dolar ödediler ve ona gerçek patlayıcılarla bir fünye verdiler, ona bomba yapmasını söylediler ve o bombayı da kontrolü altındaki salaklara vermesini ve onların da Dünya Ticaret Merkezi kompleksine saldırmasını istediler.

Onlar için talihsizlik ki, sadece 6 kişi öldü kanunun çıkması için yeterli değildi.

Peki 2 yıl sonra ne oldu, 19 Nisan 1995’te Oklahoma City’deki Murrah binası patlatıldı 168 kişi öldü. Bir yıl sonra, birçok anayasal hakkımızı ve sivil özgürlüklerimizi elimizden alan anti-terör kanunu kabul edildi.

7/7/2005 Londra 3 tren ve bir otobüs bombalandı, 56 kişi öldü O sabah, yapılan eylemin aynısını konu alan bir “Anti-Terör Tatbikatı” da yapılıyordu.

TAMAMEN ayNI BOMBALAMA SENARYOSU.

ayNI TREN İSTASYONLARINDA.

HEM DE ayNI ANDA.

— Sabah 9.30 sularıydı. Biz, yaklaşık 1000 Londralının bulunduğu ve bu sabahki bombalama olaylarının gerçekleştiği tren istasyonunda o sırada bir şirket için tatbikat yapıyorduk. Şu an ensemdeki tüyler hala diken diken.

— Yani siz o sırada bir tatbikat yapıyordunuz eğer böyle bir durumla karşılaşırsak ne yaparız diye, ve o sırada olay gerçekten oldu öyle mi?

— Kesinlikle.

Tabi. Ne demezsin.

TAMAMEN ayNI BOMBALAMA SENARYOSU.

ayNI TREN İSTASYONLARINDA HEM DE ayNI ANDA.

Bizden ortada bir tesadüf olduğuna inanmamızı bekliyorlar.

7/7 günü bir anti-terörist tatbikatı yapılıyordu.

aynı 11 Eylül’de olduğu gibi.

aynı hedeflere yapılabilecek saldırılar hakkında konuşuyorlardı, aynı istasyonlarda ve tam o sırada gerçek saldırı meydana geldi.

Bu şekilde A.B.D’dekine benzer biçimde, orada olup operasyonu yöneten kişilere bir kılıf uyduruldu.

11 Eylül Gerçeği.

Delillere göre A.B.D hükümeti, halk iradesini kendi planları doğrultusunda yönlendirmek için kendi vatandaşlarına “Sahte” bir terörist saldırı düzenledi.

Bunu yıllardır yapıyorlardı.

11 Eylül içeriden yapılmış bir iş.

“Bu ülkede, kaç insanın bunu idrak edemediğini görünce dehşete kapılıyorum.

Bize diyorlar ki orada, mağaralarda yaşayan bir Arap bu ülkeye yapılmış en kusursuz saldırıyı finanse etti.

Mağarada yaşayan bir adamın NORAD’ alt edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Mağarada yaşayan bir adamın tüm bunlara sebep olabileceğine inanıyor musunuz? “Ve New York’ta kaç Amerikalının öldürüldüğünü düşündükçe bunun hazırlanmış bir tezgah olduğuna daha çok inanıyorum, bu zamanında Nazi’lerin kullandığı bir taktik, ve onlar da bunu yıllardır tekrar tekrar kullanıyorlar.

Amerika bir kez daha aptal yerine koyuldu.

Jordan Maxwell

— Her şeyin kötüye gittiğini söylememe gerek yok. Herkes kötü olduğunu biliyor. Dolar sent kadar değersiz. Bankalar batıyor. Dükkan sahipleri tezgahın altında silah bulunduruyor. Punk’lar sokaklarda azıttı. Ne yapacağını bilen kimse yok ve nasıl biteceğini bilen de. Havamız solunmayacak kadar kirli, yemeklerimiz yenemeyecek kadar kötü. Oturmuş televizyon izliyoruz ve yerel muhabirler bize: “Bugün 15 cinayet ve 63 şiddetli suç meydana geldi” diyor, sanki her şey normalmiş gibi! Her şeyin kötüye gittiğini biliyoruz. Kötüden de beter. Herkes çıldırmış. Sanki her yerde herkes çıldırmış gibi, o yüzden artık dışarı da çıkmıyoruz. Evimizde oturuyoruz ve yaşadığımız dünya yavaşça küçülüyor. Ve tek söylediğimiz: “Lütfen, bari bizi oturma odalarımızda rahat bırakın. Bana sadece tost makinemi, televizyonumu, çelik radyatörümü bırakın size hiçbir şey söylemem. Lütfen bizi rahat bırakın. Ama ben sizi rahat bırakmayacağım! Kızmanızı istiyorum! Protesto etmenizi istemiyorum, isyan etmenizi istemiyorum. Milletvekillerinize yazmanızı istemiyorum, çünkü size ne yazdıracağımı bilmiyorum. Ekonomik kriz ya da enflasyon ya da Ruslar ya da sokaklardaki şiddet hakkında ne yapılacağını da bilmiyorum. Tek bildiğim öncelikle kızmanız gerektiği! Şöyle demelisiniz: “Ben bir insanım, lanet olsun!” Hayatımın bir değeri var!

· Duman var – çok kötü – 2.kule 105.kat.

— Gerçekten çok kötü, siyah ve kuru.

— Karım iyiyim sanıyor.

— Onu aradım ve binayı terk ettiğimi söyledim.

— İyiydim de, sonra birden BAM! Üçümüz – iki kırık pencere.

Aman Tanrım! Baylar ve bayanlar, “Gizlilik”, özgür ve açık bir toplumda çok itici bir kelimedir, Ve biz insanlar, doğamız gereği ve tarihsel olarak, gizli topluluklara, gizli yeminlere ve gizli anlaşmalara karşı koymuşuzdur.

Bütün dünya üzerinde geliştirilmiş, karşı çıktığımız, yekpare ve acımasız komplo etki alanını genişletmek için gizlilik ilkesine temel olarak bel bağlamıştır.

Işgal yerine infiltrasyon, seçimler yerine, devirme planlarıyla, serbestçe seçmek yerine, sindirme ile.

Birçok insanın, materyalin ve kaynağın tek bir yapıyı oluşturması için birleştirildiği mekanik bir sistemdir, Askeri, istihbarat, diplomatik, bilimsel, ekonomik ve siyasi operasyonlar son derece verimli bir şekilde bir araya getrilmiştir.

Hazırlıkları gizlendi, yayımlanmadı.

Hataları gömüldü, duyurulmadı.

Muhalifleri susturuldu, övünülmedi.

Hiçbir masrafı sorgulanmadı, hiç bir sır açıklanmadı.

Bu nedenle Atina’lı hakim Solon, herhangi bir vatandaşı tartışmalardan kaçındırmanın bir suç olduğuna karar verdi.

Ben Amerikan halkını uyarma ve bu büyük bilgilendirme görevinde sizden yardım istiyorum.

Eminim yardımlarınızla, insan, olması gereken noktaya ulaşacaktır: Özgür ve Bağımsız.

Bölüm 3: Perdenin Arkasındakilere Aldırmayın

“Tahtın arkasında, kraldan daha kudretli bir şey vardır.”

“Dünya, bizleri sahnenin arkasında olmadıklarına inandıran birçok farklı kişi tarafından yönetilir.”

“Gerçek şu ki büyük merkezlerdeki finansal elementler, Andrew Jackson zamanından beri hep hükümetlere sahip olmuştur.”

1775, Amerikan İhtilali başladı, Amerikan kolonileri İngiltere’den ve onun baskıcı monarşisinden kurtulmak istediler.

İhtilal için birçok neden bulunsa da, içlerinden bir tanesi ana neden olarak göze çarpıyor: İngiltere Kralı III. George, kolonilerin elde ettikleri ve kendilerine kullandıkları faizsiz serbest kazancı yasakladı. Bunun yerine onları İngiltere Merkez Bankası’ndan kredi almaya zorlayarak, kolonileri borç içine soktu.

Benjamin Franklin’in de sonradan yazdığı gibi: Kral III.George’un, kolonilerin sıradan insanları para babalarının pençesinden kurtaracak dürüst ve serbest bir para sistemini hayata geçirmelerini reddetmesi, muhtemelen ihtilalin başlıca sebebidir.

1783’te Amerika, İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazandı.

Halbuki, Merkez Bankası konseptiyle ve onları kuran açgözlü adamlarla yapılacak savaş daha yeni başlamıştı.

Peki Merkez Bankası nedir?

Merkez Bankası

Merkez Bankası, tüm ulusun para birimini üreten bir kurumdur. Tarihteki örnekleri incelediğimizde, merkez bankacılığının temelinde iki şeyin yattığını görürüz. Faiz oranlarının kontrolü ve para arzının yani enflasyonun kontrolü.

Merkez bankası aslında para vererek bir devlet ekonomisini beslemez, parayı devlete faizli borç olarak verir. Ve ödünç verdiği bu paranın miktarını yükselterek ya da düşürerek, piyasada işlem gören paranın değerini ayarlar Anlamanız gereken şey, bütün bu sistem uzun vadede sadece tek bir şey üretir: Borç.

Bu dümenin farkına varmak için çok fazla maharet gerekmiyor. Merkez bankası, ürettiği her bir doları faizli borç olarak verir.

Bu, üretilen her bir dolar, doların kendisi ve buna ilaveten o doların belli bir yüzdedeki faizi demektir.

Ve bir merkez bankası, tüm ulusun para birimini üretmekte tekel haline geldiğinde ve her bir doları, üzerine yapışmış borçla birlikte kiraladığında. Bu borcu ödeyeceğiniz para nereden gelir? O da yine merkez bankasından gelir.

Yani merkez bankası, ortaya çıkan ödenmemiş borç açığını kapatmak için düzenli olarak para arzını arttırır. Tabi bu para da piyasaya faizli borç olarak verilir, o da daha fazla borç yaratır! Bu sistemin nihai sonucu kesinlikle köleliktir.

Hükümetin ve tabi ki halkın, bu kendi kendini yaratan borçtan kurtulması imkansızdır.

Bu ülkenin kurucuları bunun çok iyi farkındaydı.

— Bence banka kuruluşları, düzenli ordulardan daha tehlikelidir. Eğer Amerikan halkı özel bankaların piyasaları kontrol etmesine izin verirse bankalar ve şirketler etraflarında büyüyecek, tüm mal varlıklarını ellerinden alacak ve bir gün çocukları, atalarının fethettiği bu topraklarda evsiz uyanacak. Thomas Jefferson – 1743-1826

— Eğer bankerlerin kölesi olarak kalmak ve kendi köleliğiniz için bedel ödemek istiyorsanız, bırakın para üretmeye devam etsinler ve ulusun tüm parasını kontrol etsinler. Sir Josiah Stamp – 1880-1941

20.yy’ın başlarında A.B.D., zalim maddi menfaatlere hizmet eden birçok merkez bankacılığı sistemini hayata geçirdi ve kaldırdı. O sıralarda bankacılık ve iş dünyasının önde gelen aileleri: Rockefeller, Morgan, Warburg ve Rothschild aileleriydi. 1900’lü yılların başlarında bu aileler bir kez daha, yeni bir merkez bankasının kurulması için kanun çıkmasını istediler. Ama biliyorlardı ki hem hükümet hem de halk, bu kurumlardan usanmıştı. Bu yüzden kamuoyunu yönlendirmek için bir hadise yaratmaya ihtiyaç duydular.

Herkesin bir finans otoritesi olarak gördüğü J.P.Morgan, güçlü nüfuzunu kullanarak, New York’ta çok ünlü bir bankanın iflas ettiği, battığı söylentilerini yaydı. Morgan bunun, diğer bankaları da etkileyecek bir histeri krizine neden olacağını biliyordu.

Nitekim oldu da.

İnsanlar, birikimlerini kaybetme korkusuyla bütün paralarını çekmeye başladı. Haliyle bankalar borçlarını tahsil etmek zorunda kaldı, borç alanlar ödeyebilmek için mallarını sattılar, ve sonuç olarak bir çok iflas, satış ve kargaşa meydana geldi.

Birkaç yıl sonra, parçaları yerlerine oturtan Fredrik Allen, LIFE dergisinde şunları yazdı.

“Morgan hisseleri kazanç sağladı. 1907 krizini hızlandırmak için onu kurnazca yönettiler.”

Tezgahtan habersiz Parlamento, “1907 Krizi” hakkında ve banka kartelleriyle sıkı ilişkiler içinde bulunan ki daha sonra bir evlilikle de Rockefeller ailesine katılan Senatör Nelson Aldrich başkanlığında bir araştırma başlattı. Aldrich’in komisyonu 1907 tarihindeki krizin tekrar yaşanmaması için, bir Merkez Bankası’nın kurulmasını önerdi. Bu tam da uluslararası bankerlerin, planlarını uygulamak için ihtiyaç duydukları şeydi.

1910’da, J.P. Morgan’ın Georgia sahili Jekyll Adası’ndaki konutunda gizli bir toplantı yapıldı. Burası, “Federal Rezerv Kanunu” diye adlandırılan akdin imzalandığı yerdi. Kanun bankerler tarafından yazılmıştı, hukukçular tarafından değil. Görüşme hükümetten ve kamuoyundan o kadar gizliydi ki, katılan yaklaşık 10 kişi birbirlerine hitaben kullandıkları isimlerini sakladılar. Akdi imzaladıktan sonra, siyasi arenadaki adamları Senatör Nelson Aldrich’e verdiler ki o da bunu Parlamento’dan geçirdi.

1913 yılında, bankerlerin de şiddetli desteği ile Woodrow Wilson başkan seçildi ve seçimlerdeki desteğin karşılığı olarak da “Federal Rezerv Kanunu”nu imzalamayı kabul etti.

Noel’den iki gün önce, birçok milletvekili evlerinde aileleriyle birlikteyken, “Federal Rezerv Kanunu” oylandı ve Wilson bunu yasa haline getirdi.

Yıllar sonra, Woodrow Wilson pişmanlık içinde şöyle yazdı:

— Büyük endüstriyel ulusumuz, kendi mali sistemi tarafından kontrol edilir. Mali sistemimiz özelleşmiş bir topluluk halindedir. Bu yüzden, ulusun kalkınması ve diğer tüm hareketleri niyetleri iyi ve halkın yararına dahi olsa, bir avuç adamın ellerindedir. Bu adamlar, kendilerinin ve bazı kişilerin paralarının dahil olduğu büyük yatırımlarla ilgilenmektedir ve çıkarları için gerçek ekonomik bağımsızlığa zarar vermektedirler. Uygar dünyanın, tamamen kontrol edilen, sindirilen ve en kötü yönetilen devletlerinden biri haline geldik. Fikir özgürlüğünün, yönetime inancın ve demokratik seçme özgürlüğünün olmadığı bir devlet, bir devlet ki, egemen ufak bir grubun keyfine ve zikrine kalmış. Woodrow Wilson – 1856-1924 Kongre üyesi

Louis McFadden da asıl gerçeği, tasarı kanunlaştıktan sonra söylemiştir:

— Burada bir dünya bankası sistemi kuruluyor, Uluslararası bankerler tarafından kontrol edilen bir merkez. Beraber hareket edip kendi ihtirasları için dünyayı köleleştiriyorlar. Devlet, Federal Banka tarafından gasp ediliyor.”

Şimdi halka “Federal Rezerv Sistemi”nin ekonomik bir dengeleyici olduğunu söylediler. Enflasyonun ve ekonomik krizlerin geçmişte kaldığını söylediler. Tabi tarihin bizlere gösterdiği gibi, hiçbir şey değişmeyecekti. Şimdi uluslararası bankerlerin elinde, hırslarına yeni boyutlar kazandıracak işleyen bir makine vardı.

Örneğin, 1914-1919 yılları arasında Federal Banka piyasaya para arzını neredeyse %100 arttırdı. Küçük bankalara büyük borçlar verildi.

Sonra 1920 yılında, Federal Banka büyük miktarda parayı piyasadan geri çekti, dolayısıyla kredi veren bankalar büyük miktarda borcu geri istedi, ve tıpkı 1907’deki gibi bankalara hücum, batık ve iflas yaşandı. Federal Rezerv Sistemi dışında kalan 5400 rakip banka iflas etti. Tekel iyice bu bir grup uluslararası bankerin eline geçti.

Bu konuda Kongre üyesi Lindberg, 1921 yılında şöyle dedi:

— Federal Rezerv Kanunu altında, krizler bilimsel olarak yaratılmaktadır. Şu anki kriz, yaratılanların ilkidir ve matematiksel bir denklemden ibarettir.

Halbuki 1920’deki kriz sadece ısınma turuydu.

1921-1929 yılları arası Federal Banka para arzını yine yükseltti. Halka ve bankalara yine büyük borçlar verdi. O sırada borsada marj kredisi denen yeni bir kredi tipi vardı. Basitçe, bir yatırımcı bir hisse senedine değerinin sadece %10’unu ödeyip sahip oluyordu, kalan %90’ı için broker’a borçlanılıyordu.

Bir başka deyişle, bir kişi $1000 dolarlık hisseyi $100 dolar ile alabiliyordu. Bu yöntem 1920’lerde çok popülerdi. Sanki herkes borsada para kazanmaya başlamıştı. Ama bu kredi tipinin bir handikabı vardı.

Parayı her an geri isteyebilirlerdi, ve 24 saat içinde ödemek zorundaydınız. Buna marj çağrısı denirdi. Ve marj çağrısı sonucunda genellikle, borca girerek aldığınız hisseyi satmak zorunda kalırdınız.

Ekim 1929’dan birkaç ay önce, J.D.Rockefeller, Bernhard Barack ve diğer simsarlar sessizce borsadan çekildi, ve 24 Ekim 1929’da, marj kredisi vermiş New York’lu finansçılar alelacele paralarını geri istemeye başladılar. Bu borsada inanılmaz büyük bir tasfiye satışına neden oldu, çünkü herkes marj borçlarını ödemek istiyordu Bu da bankalara akın başlattı ve sonuç olarak 16.000’in üzerinde banka iflas etti, ve aralarında anlaşan uluslararası bankerler rakip bankaları ucuza satın almakla kalmadı, aynı zamanda koca şirketleri de üç beş kuruşa satın aldılar.

Bu Amerikan tarihindeki en büyük soygundu.

Ama burada bitmedi.

Federal Banka para arzını arttırıp bu ekonomik çöküşe son vereceğine, hiçbir şey yapmadı ve insanlık tarihinin en büyük buhranına ön ayak oldu.

Bir kez daha banka kartellerinin uzun zamandır düşmanı olan kongre üyesi Louis McFadden, Federal Rezerv yönetimini suçlayarak kovuşturma başlattı ve bunalım hakkında konuştu:

— Bu dikkatlice ayarlanmış suni bir olaydı.Bankerler hepimizi umutsuz bir duruma soktular, bu şekilde bizi yönetebileceklerdi.

Beklendiği gibi, 2 suikast teşebbüsünden sonra McFadden, itham ettiği suçlamaların üzerine gidemeden, bir ziyafette zehirlendi.

Ülkeyi sefalete sürükledikten sonra Federal Rezerv bankacıları, Altın Standart’ının kaldırılması gerektiğine kadar verdiler. Bunun için öncelikle, sistemdeki kalan altını elde etmeleri gerekiyordu. Bu yüzden bunalıma son vermek bahanesiyle 1933 yılında altınlara el koymaya başladılar. 10 yıllık hapis tehdidiyle Amerika’daki herkes, sahip oldukları altın külçelerini Hazine’ye vermeye zorlandı, yani halkın geriye kalan tek mal varlığını da soydular. 1933’ün sonunda altın standardı lağvedildi. 1933 yılından önce basılan bir dolara bakarsanız, üzerinde “Altına Çevrilebilir” yazar.

Şimdiki dolara bakarsanız, üzerinde “Kanuni Para” yazar, yani hiçbir geri dönüşü yoktur. Değersiz bir kağıt parçasıdır. Paramıza değer kazandıran tek şey, piyasada ne kadar bulunduğudur. Bu yüzden para arzını ayarlamak aynı zamanda paranın değerini de ayarlamak anlamına br /gelir, bu da bütün ekonomilere ve toplumlara diz çöktürebilecek bir güç demektir.

— Bana bir ulusun para arzının kontrolünü verin, o zaman kanun koyanları bile takmam.” M.A.Rothschild Rothschild Bankacılık Krallığı’nın kurucusu.

Kesinlikle anlamanız gerekir ki: “Federal Rezerv” özel bir şirkettir. Federal Express (Fed-Ex) ne kadar federalse, o da o kadar federaldir. Kendi politikasını uygular ve gerçekte A.B.D hükümetinin denetiminde değildir. Hükümete tüm para birimini faizli borç olarak veren özel bir bankadır, ve bu ülkenin Amerikan İhtilali’nde bağımsızlığını ilan ederek kaçtığı sahtekar merkez bankası modeliyle tamamen aynıdır.

1913’e geri dönersek, “Federal Rezerv Kanunu” parlamentodan geçen tek anayasaya aykırı tasarı değildir. ayrıca “Federal Gelir Vergisi”ni de kabul ettirdiler.

Amerikan toplumunun federal gelir vergisine tepkisizliği de dikkate değer bir konudur ve Amerikan halkının ne kadar aptal ve ilgisiz olduğunun gerçek bir kanıtıdır.

Öncelikle, federal gelir yasası direk ve taksitlendirilmeden alındığı için, tamamen anayasaya aykırıdır. Anayasaya göre tüm direk vergilerin taksitlendirilmesi kanuni hakkımızdır. İkinci olarak, gelir vergisine izin verecek kanuni değişikliği onaylayacak eyalet çoğunluğu asla bir araya gelmemiştir, ve bu konu günümüz mahkeme davalarına konu olmuştur.

— Eğer 16. yasa tasarısını dikkatlice okursanız, yeterli sayıda eyaletin tasarıyı hiç oylamadığını görürsünüz. A.B.D Bölge Hakimi James C.Fox – 2003

Üçüncüsü, bugün ortalama bir işçinin gelirinin kabaca %35’i bu vergiyle ellerinden alınıyor. Bu, bir yıl içerisinde kazanılan 4 aylık geliri vergilere ödediğimiz anlamına geliyor. Ve tahmin edin para nereye gidiyor? Sahtekar Federal Rezerv Bankası tarafından üretilen paranın, faiz borcunu ödemeye harcanıyor, aslında var olmayan bir sisteme. Yani yılın 4 ayında çalışarak yasal olarak kazandığınız para, Federal Rezerv Bankası’nın sahipleri olan uluslararası bankerlerin ceplerine giriyor.

Ve dördüncüsü, her ne kadar dolandırıcı hükümet bu gelir yasasının zorunluluğundan bahsetse de, bunu size ödetecek hiçbir madde, hiçbir kanun bulunmamaktadır. Nokta.

— Tabi ki gerçekten bir yasa olmasını bekliyordum, bize bu vergiyi vermemizi söyleyen ve kanun kitabında gösterebileceğimiz bir madde. Kesinlikle olmalıydı. Öyle bir noktaya geldim ki, bir insanı buna zorunlu kılan hiçbir madde bulamadım, sadece beni değil, tanıdığım birçok insanı da ilgilendiriyordu ve istifa etmekten başka çare bulamadım. 2000 yılından beri yaptığım ve hala devam ettirdiğim araştırma sonunda, hala bu yasayı bulamadım. Meclise sordum, bir çok insana sordum, vergi dairesi danışmanlarına sordum, cevap veremediler, çünkü biliyorlar ki cevap verirlerse tüm Amerikan halkı bunun bir dolandırıcılık olduğunu öğrenecek. Federal gelir vergisi zarfını işten ayrıldığımdan beri doldurmadım. 1999’dan beri vergi zarfını doldurmuyorum.

Bu gelir vergisi, bütün ülkenin köleleştirilmesinden başka bir şey değil.

Şimdi, ekonominin kontrolü ve mal varlığımızın düzenli olarak soyulması bankerlerin elinde tuttuğu Rubik küpünün sadece bir yüzü.

Kar sağlamanın ve kontrolün diğer aracı, savaş.

1913 yılında Federal Rezerv kurulduğundan beri, birçok büyük ve küçük savaş yaşandı.

Bunların en çok bilinenleri 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı’dır.

1. Dünya Savaşı.

1914 yılı, Avrupa’da savaş İngiltere-Almanya merkezinde başladı.

Amerikan halkı savaşa dahil olmak istemiyordu, zaten Başkan Wilson da ülkenin tarafsızlığını açıkladı. Halbuki Amerikan yönetimi kimseye sezdirmeden, savaşa girebilmek için herhangi bir bahane arıyordu.

Eyalet Sekreteri William Jennings’in bir gözlemine göre:

— Büyük yatırımcılar, dünya savaşıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü savaş, yüksek kar getirecek fırsatlar demek.

Uluslararası bankerler için meydana gelebilecek en karlı şey, savaştır. Çünkü savaş ülkeyi, Federal Rezerv Bankası’ndan daha çok faizli borç almaya zorlar.

Woodrow Wilson’un baş danışmanı ve müşaviri Albay Edward House, savaş isteyen uluslararası bankerlerle yakın ilişkiler içinde olan biriydi.

Müşavir Albay House ve İngiltere Dışişleri Sekreteri Sir Edward Grey yazıya da dökülmüş bir görüşmede, Amerika’yı savaşa nasıl sokacaklarını tartışırlar.

Grey sorar: “Eğer Almanlar, içinde Amerikalıların bulunduğu bir gemiyi batırırsa Amerikalılar ne yapar?” House cevap verir: “İnanıyorum ki bu kıvılcım birleşik devletleri sarsacak ve tek başına bizi savaşa sürüklemeye yetecektir.”

Ve 7 Mayıs 1915 yılında, Sir Edward Grey’in de önerdiği gibi, Lusitania adlı bir gemi kasıtlı olarak Alman kontrolündeki ve Alman Deniz Kuvvetleri’nin geçeceğini bildiği sulara gönderilir. Beklendiği gibi, bir Alman U-Bot’u gemiye torpido yollar, gemideki cephanenin de patlamasıyla 1200 kişi ölür.

Bu tezgahın doğasını daha iyi anlayalım; Alman Konsolosluğu olaydan sonra New York Times’a ilanlar vererek, Amerikan halkına gemiyi kendileri adına risk oluşturduğu için batırdıklarını, Amerika’dan İngiltere’ye savaş sahasından gidecek her geminin, batırılmayı göze alması gerektiğini söyledi.

Beklendiği gibi Luistania’nın batırılması, Amerikan halkında büyük bir öfke dalgasına neden oldu ve Amerika kısa süre sonra savaşa girdi.

1. Dünya Savaşı 323.000 Amerikalının ölümüne sebep oldu.

J.D.Rockefeller, bundan yaklaşık 200 milyon dolar kazanç sağladı.

Amerika’ya mal olan ve tabi ki faizli borç olarak Federal Rezerv Bankası’ndan alınan 30 milyar doları saymıyoruz bile, ki bu para da uluslararası bankerlerin kazancı olmuştur.

2.Dünya Savaşı

7 Aralık 1941’de, Japonlar Pearl Harbour’daki Amerikan üssüne saldırdılar, ve bizi savaşa soktular.

Başkan Franklin D.Roosevelt saldırı gününü, “Alçaklık içinde anılacak bir gün” olarak nitelendirdi.

Gerçekten de alçak bir gündü, ama Pearl Harbour’a yapılan sözüm ona sürpriz saldırıdan dolayı değil.

60 yıl sonra ortaya çıkan delillere göre, Pearl Harbour’a yapılacak saldırı haftalar öncesinden biliniyordu, yapılması istenmişti ve provoke edilmişti.

18. yy’dan beri ailesi New York’ta bankacılık yapan ve amcası Fredrik’in, “Federal Rezerv” yönetim kurulunda bulunduğu başkan Roosevelt, uluslararası bankerlerin istediği şeye çok sıcak bakıyordu ve istedikleri bu şey savaştı.

Ve daha önce de gördüğümüz gibi hiçbir şey, bu bankerler için savaştan daha karlı olamazdı.

Roosevelt’in Savaş Sekreteri olan Henry Stimson, Roosevelt’le yaptığı bir konuşmayı, 25 Kasım 1941 tarihinde günlüğüne yazmıştır:

— Sorun şuydu ki, onları ilk kurşunu atmaya nasıl zorlayacaktık. Bu olayı kesinlikle Japonların yapacağından emin olmak istiyorduk bu şekilde kimin saldırgan olduğuna dair geriye hiçbir şüphe kalmayacaktı.

Pearl Harbour saldırısı yaşanmadan önceki aylar boyunca Roosevelt Japonları kızdırmak ve kışkırtmak için elindeki bütün gücü kullandı. Japonlara petrol ihracını durdurdu. A.B.D’deki bütün Japon yatırımlarını dondurdu Nasyonalist Çin’e halk yardımı ve İngiltere’ye de askeri yardım yaptı ki her iki devlet de Japonya’nın düşmanıydı.

Bunların hepsi uluslararası savaş kurallarına tamamen aykırıydı.

Ve 4 Aralık günü, yani saldırıdan 3 gün önce, Avustralya istihbaratı Roosevelt’e, bir Japon saldırı kuvvetinin Pearl Harbour’a doğru yaklaştığını bildirdi.

Roosevelt umursamadı.

Sonunda istendiği ve izin verildiği gibi, 7 Aralık 1941’de Japonya Pearl Harbour’a saldırdı, ve 2400 askeri öldürdü.

Pearl Harbour saldırısından önce Amerikan halkının %83’ü savaşa karşıydı. Pearl Harbour’dan sonra 1 milyon erkek savaşa gitmek için gönüllü oldu.

Önemli bir nokta da şuydu, Nazi Almanya’sının savaş hareketi iki kuruluş tarafından destekleniyordu, ve bunlardan biri I.G. Farben’di.

I.G.Farben Almanya’nın patlayıcılarının %84’ünü ve toplama kamplarında milyonları öldürmekte kullanılan Zyklon B gazını üretiyordu. I.G.Farben’in adı geçmeyen ortaklarından biri de, J.D.Rockefeller’ın Amerika’daki “Standart Petrol Şirketi” ydi. Hatta Alman Hava Kuvveti uçakları, Rockefeller’ın bu petrol şirketinin ürettiği özel katkı maddesini kullanmadan uçamazdı.

Örneğin Londra’nın Naziler tarafından ağır bombalanması, I.G.Farben’in, Rockefeller’ın petrol şirketinden satın aldığı 20 milyon dolarlık yakıt sayesinde yapılabilirdi.

Bu, Amerikan iş dünyasının 2. Dünya Savaşı’nda her iki tarafı da nasıl finanse ettiğini gösteren ufak bir örnek sadece.

Söz konusu bir diğer hain kuruluş da, New York’taki Birleşik Bankacılık Kurumu’ydu.

Hitler’in güçlü yükselişini tetikleyen birçok yatırımı finanse etmekle kalmadılar, ayrıca savaş boyunca birçok materyal gibi, Nazi paralarını da bankacılık yoluyla akladılar. Yani milyonlarca dolar Nazi parasını kasalarında tuttular.

New York’taki “Birleşik Bankacılık Kurumu”, düşmanla ticaret prensiplerine tamamen aykırı hareket etti. Tahmin edin Birleşik Banka’nın başkan yardımcısı ve yöneticisi kimdi? Prescott Bush, şimdiki başkanımızın büyük babası, ve tabi ki eski başkanımızın babası. Bush ailesinin ahlaki ve politik kararlarını sorgularken bu detayı da aklınızda bulundurun.

Vietnam.

Birleşik Devletler, Kuzey Vietnam’a resmi olarak 1964 yılında savaş ilan etti, yani Tonkin Körfezi’nde Vietnam PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırdığı iddiasından hemen sonra. Bu olay Tonkin Körfezi Olayı olarak bilinir.

Bu tek basit olay, çok büyük bir asker sevkıyatına ve topyekün savaş haline girilmesine neden oldu.

Yalnız bir problem var.

PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırısı hiçbir zaman olmadı. Bu tamamen savaşa girmek için hazırlanmış düzmece bir olaydı.

Eski Savunma Sekreteri Robert McNamara yıllar sonra, Tonkin Körfezi Olayı’nın bir “Yanlışlık” olduğunu söyledi ve birçok yetkili ya da subay ortaya çıkarak bu açılamanın bile törpülenmiş olduğunu, aslında olayın tamamen bir orta oyunu, büyük bir yalan olduğunu söylediler.

Yine tamamen iş icabı, savaşa girilmişti.

Ekim 1966’da, başkan Lyndon Johnson Sovyet bloğuna uygulanan ticari ambargoları kaldırdı, çünkü çok iyi biliyordu ki Sovyetler, Kuzey Vietnam’ın askeri ihtiyacının %80’ini karşılıyordu.

Sonrasında Rockefeller Yatırımcılık, Sovyetler Birliği’ndeki bazı fabrikaları finanse etmeye başladı ki bunlar Kuzey Vietnam’a gönderilen askeri mühimmatların üretildiği fabrikalardı.

Halbuki, her iki düşmanı da finanse etmek madalyonun sadece bir yüzüydü.

1985 yılında, Vietnam’da uygulanan askeri yetki mevzuatı deşifre edildi. Bu mevzuat, Amerikan askerlerinin savaşta neyi yapıp neyi yapamayacağını belirtiyordu. Şöyle absürtlükler vardı:

— Kuzey Vietnam uçak savar sistemleri, tamamen aktif oldukları doğrulanmadan bombalanmayacaktı.

— Laos ya da Kamboçya sınırını geçen hiçbir düşman takip edilmeyecekti.

— Hepsinden önemlisi, yüksek ordu komutanlığı tarafından onaylanmadıkça hiçbir stratejik hedefe saldırı yapılmayacaktı.

Bütün bu komik kısıtlamaların hepsi bir yana, Kuzey Vietnam’lılar bu mevzuatı biliyordu ve bütün stratejilerini Amerikan güçlerinin bu kısıtlamaları çevresinde şekillendiriyorlardı. Bu yüzden savaş bu kadar uzun sürdü ve ana fikir şuydu: Vietnam Savaşı asla kazanılmamalı.

Sadece uzatılmalı.

Savaş sonunda 58.000 Amerikalı ve 3 milyon Vietnamlı öldü.

Peki şimdi nereye geldik? 11 Eylül, dünyayı yönetenlerin büyük planının başlangıç noktasıydı.

Hazırlanmış bir savaş bahanesiydi, tıpkı Lusitania’nın batırılması, ya da Pearl Harbor ve Tonkim Körfezi olaylarının provoke edilmesi gibi.

Aslında 11 Eylül örneklerinden farklı olarak, hesaba katılmayan savaşlara da araç oldu. İki beklenmeyen yasadışı savaşın çıkmasına neden oldu.

Biri Irak’a, diğeri de Afganistan’a.

Ama 11 Eylül aslında başka bir savaşın bahanesiydi.

Size karşı yapılacak savaş.

Vatanseverlik Kanunu, Ulusal Güvenlik, Ordu Süreklilik Kanunu ve bunun gibi birçok kanunun tamamen sizin kişisel özgürlüklerinizi yok etmek ve yakında gelecek saldırıya karşı direncinizi kırmak için tasarlandı.

Şu anda Birleşik Devletler’de yaşayan beyni yıkanmış Amerikalılar, evleriniz, izin gerekmeksizin siz evde olmasanız bile aranabilir, üzerinizde hiçbir suçlama olmasa dahi tutuklanabilirsiniz ve avukatınızla görüşme izni olmadan süresiz hapse atılabilir ve işkence görebilirsiniz.

Hepsi de, sırf teröristsiniz diye şüphelendikleri takdirde.

Eğer ülkede yaşananları anlamak için somut örnekler istiyorsanız, gelin tarihin nasıl tekerrür ettiğine bakalım Şubat 1933’te Hitler düzmece bir saldırı tertipleyerek, Reichstag adındaki Alman Parlamento binasını yaktı ve bunun sorumlusu olarak komünist teröristleri gösterdi.

Birkaç hafta sonra Alman halkının bütün kişisel özgürlüklerini ortadan kaldıran “Uygulama Kanunu”nu parlamentoda kabul ettirdi.

Daha sonra bir dizi saldırının yapılmasına izin vererek Alman halkına, ulusal güvenliğin sağlanmasının gerekli olduğu izlenimini verdi “Bu büyük ulustaki her erkeği, kadını ve çocuğu tehdit eden bir şeytan yaşıyor.

İç güvenliğimizi sağlamak ve topraklarımızı korumak için doğru adımlar atmalıyız.

George Bush mu? Hayır, halka Gestapo’yu tanıtan Adolf Hitler.

— Komünizm ve onun önde gelen yardakçıları, hedeflerimize gölge düşürmemelidir. Adolf Hitler

— Düşmanımız radikal terörist şebekesi ve onları destekleyen tüm devletlerdir.

Uyanma zamanı.

Güce sahip olan insanlar güçlerini, sizin devamlı olarak aldatıldığınızdan ve yönlendirildiğinizden emin olmak için kullanıyorlar. Kitleler, özellikle politik alanda yaşanan gerçekleri öğrenme yetisine sahip değiller.

Gerçeği topluma söylemeden, düşünmemizi istedikleri şeyleri kurnazca empoze ediyorlar Örneğin, halkın çoğunluğu Irak istilasının her geçen gün kötüye gittiğine inanıyor ve mezhep çatışmalarının sona ermeyeceğini düşünüyorlar.

Halkın göremediği şey ise, Irak’taki işlerin, devletin arkasında bulunan adamların tam da istediği gibi gittiği.

Bu savaş uzamalı ki; bölge parçalanabilsin, petrol şirketleri kurulabilsin, silah üreticileri için karlı sözleşmeler devam edebilsin ve en önemlisi, İran ve Suriye gibi petrol sahibi diğer aykırı ülkelere zıplama tahtası olarak kullanılabilecek kalıcı askeri üsler kurulabilsin.

Irak’ın yapılandırılmasının ve sivil savaşın maksatlı olduğuna dair kanıt göstermek gerekirse; 2005 yılında 2 üst düzey İngiliz SAS subayı, Arap gibi giyinip arabayla sivillerin üzerine ateş ettikleri için Irak polisi tarafından yakalandı. Tutuklanıp Basra hapishanesine götürüldükten sonra, İngiliz ordusu derhal askerlerinin serbest bırakılmasını istedi. Basra hükümeti bunu reddedince, İngiliz tankları geldi ve hapishaneyi yıkarak askerleri oradan çıkardı.

— Eğer bir bölgeyi yok etmek isterseniz, bunu nasıl yaparsınız? Bunun iki yolu var: oraya gidip bombalama falan yaparsınız, tabi bu çok da etkili bir yöntem değildir. Yapmanız gereken şey, orada yaşayan insanlara birbirlerini öldürtmektir ve bu şekilde onların yaşadıkları bölgeyi, tarlalarını yok edersiniz. İşte o bölgede de yapılan bu. Bir düşmanı yok etmenin yolu, onun kendi kendini yok etmesini sağlamaktır, bunu da askerlerini ikiye bölerek yaparsınız. Sonra iki tarafı da beslersiniz, çift taraflı çalışan ajanlarınız her iki tarafı da kışkırtır. Ve birbirlerini öldürürler. Artık bazılarımızın bu gerçeğe uyanmasının vakti geldi. Anlamanız gereken şey, imparatorluklar kurmak isteyen bazı insanlar, fethetmeye çalıştıkları insanları yönlendirerek hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar. Lyndon LaRouche

— Kendi kendinize, neden tüm insanlık baştan aşağı dev bir medya ağıtla kuşatılmış diye sorabilirsiniz. Ya da A.B.D hükümeti, devlet okulları sistemini finanse etmeye başladığından beri neden Amerikan eğitim sisteminin giderek kalitesizleştiğini düşünebilirsiniz.

— Hükümetiniz, elde etmek istediği kadar ödüyor Devletin finanse ettiği eğitim kurumlarına baktığımızda ve bu eğitim kurumlarında eğitilen öğrencileri, onlara verilen eğitimi gördüğümüzde mantığımız kavrıyor ki bu okullarda devre dışı bırakılanlar her neyse eyaletin ve federal hükümetin işine gelmiyor, zaten bu yüzden ki değiştiriyorlar. Devlet ne sipariş ediyorsa onu elde ediyor. Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor. Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var, ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Jordan Maxwell

— Başımız belada! Çünkü siz ve diğer 62 milyon Amerikalı şu an beni dinliyor. Çünkü %3’ten daha azınız kitap okuyor. Çünkü %15’ten daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz. Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran ilahi bir vahiy gibi. Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor. Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç, ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz. Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem lanet olası propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne bok sunulacağını kim bilebilir! Şimdi beni dinleyin. Beni dinleyin: Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır. Biz eğlence dünyasındayız. Ama sizler sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey biziz. Burada döndürdüğümüz illüzyonlara inanmaya başladınız, ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız. Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz. Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz, çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz. Bu tamamen saçmalık, sizi manyaklar! Tanrı aşkına, sizler gerçeksiniz, hayali olan biziz! Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.

2005 yılında Kanada, Meksika ve A.B.D arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma halka duyurulmadı, kongrede oylamaya sunulmadı ve A.B.D-Kanada-Meksika arasındaki sınırları kaldırarak onları bir birlik haline getirdi.

Buna “Kuzey Amerika Birliği” adı verildi.

Bunu neden hiç duymadık diye kendinize soruyor olabilirsiniz.

Aslında bu konuyu bilen ve haber yapmaya cesaret eden sadece bir gazeteci var.

Bush yönetiminin sınırları kaldırma politikası ve bu ülkenin göçmenlik kanunlarını hiçe sayan kararları aslında büyük bir planın parçası.

Başkan Bush bu anlaşmaya imza atarak, bildiğimiz anlamda Birleşik Devletler’in sonunu getirdi.

Ve ne A.B.D parlamentosunun ne de Birleşik Devletler halkının, onayını almaya ihtiyaç duymadı. Bu çok az kişinin bildiği bir anlaşma. Yine yatırımcı sınıfından çok üst düzey birkaç kişi tarafından gerçekleştirildi. Fakat işçi sınıfından insanların ve ülkemizin birçok şehrinden ya da partisinden siyasi yetkilinin bu konu hakkında hiçbir bilgisi yok. Bu bir ticaret anlaşması değil.

Bu, söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarının ellerinden alınması demek ve ayrıca Amero adında tamamen yeni bir para biriminin kabul edilmesi gündemde. Bence dolar sahibi insanların ilgilenmesi gereken bir şey Amero, ama kimse bu konuda konuşmuyor.

Bence Kanada, Meksika ve A.B.D’de yaşayan herkesin hayatını derinden etkileyecek. Amero’nun Kuzey Amerika Birliği’nin yeni para birimi olması düşünülüyor, zaten şu an Kanada, A.B.D ve Meksika arasındaki sınırların kaldırılması konusunda çalışmalar sürdürülüyor, tıpkı Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ve Dolar, Kanada Doları ve Meksika Pezo’su yerine yakında Amero geçecek. Bu anlaşma ile Amerikan Anayasası sonunda çöpe atılacak. Böyle bir olayın tüm büyük gazetelerin manşetlerinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz.

Bu hareketin arkasında bulunanlar, medya sektörünün arkasında bulunanlarla aynı kişiler ve size bilmemeniz gereken şeyleri söylemezler. Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve yakında kurulacak Asya Birliği ile aynı yapıdadır ve hepsinin arkasında aynı kişiler vardır. Ve zamanı geldiğinde; Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Asya Birliği birleşecek ve bu adamların 60 yıldır üzerinde çalıştıkları planın son aşaması gelecektir.

Tek bir dünya devleti.

— Bir Dünya Devletini, istesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu Devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır. Paul Warburg, Dışilişkiler Meclis Komisyonu / Federal Rezerv Sistem’in Mimarı

— Washington Post, New York Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrılarımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yılı aşkın tuttukları için teşekkürü borç biliriz.

Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi, dünya üzerindeki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu.

Dünya her geçen gün, daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde Dünya Devleti’ne doğru ilerlemektedir.

Entelektüel elit bir kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz tek uluslu oluşumlardan daha caziptir.

David Rockefeller Dışilişkiler Meclis Komisyonu

Tek banka, tek ordu, tek bir güç merkezi.

Ve eğer tarihten bir şeyler öğrenmişsek, o da gücün zarar verdiğidir, mutlak güç ise mutlak zarar verecektir.

Aaron Russo, bir film yapımcısı ve eski bir siyasetçi.

Solundaki kişi Nicholas Rockefeller, ünlü Rockefeller bankacılık ve iş hanedanlığının bir ferdi.

Nicholas Rockefeller ile çok yakın bir dostluk sürecinin ardından, Aaron bir süre sonra görüşmeyi kesti, çünkü Rockefeller ailesi ve onların tutkuları hakkında öğrendikleri şeyler yüzünden dehşete düştü.

— Tanıdığım bir avukat bir gün beni aradı ve şöyle dedi: “Rockefeller ailesinden biriyle tanışmak ister misin?” Ben de: “Olur, çok sevinirim.” dedim. Sonra dost olduk ve bana birçok şey anlatmaya başladı, ve bir gece bana şöyle dedi: “Bir olay olacak Aaron, ve o olaydan sonra Afganistan’a gireceğiz, bu sayede Hazar Denizi’e boru hattı döşeyebileceğiz, Irak’a girip oradaki petrolü alacağız ve orta doğuda bir üs inşa edeceğiz ve oradan da Venezüella?ya gidip Chavez’den kurtulacağız. İlk ikisini bitirdiler, Chavez’i daha bitirmediler. Ve şöyle dedi: “Asla bulamayacakları biri için mağaraları araştıran bir sürü adam göreceksin. Teröre karşı verdiğimiz savaş ve aslında gerçek bir düşman olmaması konusunda konuşup gülüyordu. Bu savaşın nasıl asla kazanılamayacak bir savaş haline getirildiğini anlatıyordu, bunun sonu olmayan bir savaş olduğunu, bu şekilde insanların özgürlüklerinin ellerinden alındığını söylüyordu. Ben de şöyle dedim: “İnsanları bu savaşın gerçek olduğuna nasıl inandıracaksınız?” O da: “Medyayla. Medya herkesi bunun gerçek olduğuna inandırabilir.” dedi. “Bir şeyler hakkında konuşmaya devam edersen ve aynı şeyleri tekrar tekrar söylersen, insanlar sonunda buna inanacaktır.” dedi. Biliyorsunuz, 1913 yılında Federal Rezerv’i yalanlarla kurdular. Sonra 11 Eylül’ü yarattılar, ki bu da başka bir yalandı. 11 Eylül sayesinde teröre karşı savaş başladı ve birden Irak’a gittik, bu da bir başka yalandı, ve şimdi de aynı şeyi İran’a yapacaklar. Oradan oraya, oradan oraya, oradan da oraya geçip duruyorlar. Ben de sordum: “Bunu neden yapıyorsunuz? Buradaki amaç ne? Dünyadaki bütün paraya sahipsiniz hem de istemeyeceğiniz kadar, bütün güce sahipsiniz, insanların canını yakıyorsunuz. Bu kötü bir şey.” Ve bana şöyle dedi: “İnsanları neden umursuyorsun ki? Kendini ve aileni düşün yeter.” Ve sonra şöyle dedim: “Tamam da asıl amaç ne?” Şöyle dedi: “Asıl amaç dünyadaki herkese çip takmak, RFID* çipi yerleştirmek. (* Radyo-frekans kimlik belirleme) Herkesin parası ve sahip oldukları her şey o çiplerde olacak, ve eğer birileri bizi protesto ederse ya da yaptıklarımızı eleştirirse, çiplerini kapatacağız.”

Evet doğru, mikroçip.

2005 yılında meclis, göçmen kontrolü ve tabi ki teröre karşı savaş bahanesiyle, “Gerçek Kimlik” kanununu kabul etti ve Mayıs 2008’de hayata geçecek projeye göre, her birimiz içinde kişisel bilgilerimizi barındıran ve taranabilir barkoda sahip bir “Federal Kimlik Kartı” taşımak zorunda kalacağız.

Halbuki bu barkod sadece bir geçiş aşaması, bu kimlik kartına daha sonra, radyo frekansları sayesinde gezegendeki her hareketinizi takip edebilecek bir VeriChip RFID izleme modülü eklenecek.

Eğer bu size saçma geliyorsa, bilginiz olsun bu RFID izleme çipi yeni çıkan tüm Amerikan pasaportlarında mevcut.

Ve son aşama deri altı çip, birçok insana farklı sebeplerle çoktan kabul ettirilmiş bir dayatma.

Florida’dan bir ailemiz var, gerçekten de cesur bir yeni dünyanın gerçek öncüleri. Vücutlarına mikroçip kimlik aygıtları yerleştirilmesine gönüllü olan ilk insanlar.

— 11 Eylül’den sonra ailemin güvenliği konusunda kaygı duymaya başladım. Kolumda, kalıcı olarak yerleştirilmiş ve beni tanımlayan bir şey olmasını düşünemiyorum.

Sonunda, herkes monitör kontrollü bir şebekeye dahil olacak, ve yaptığınız her hareket kaydedilecek, ve eğer çizgiden saparsanız, çipinizi kapatabilecekler, bu aşamadan sonra, toplumun her davranışı çiplerle olan etkileşimi çevresinde dönecek.

Eğer gözlerinizi açıp görebilirseniz, bu sizin geleceğinizi için çizilen bir resim.

Tek merkezli bir dünya ekonomisi, herkesin her hareketinin her icraatının izlendiği ve kaydedildiği bir dünya.

Haklarınızın olmadığı.

Ama aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler insanlara zorla dayatılmayacak, insanlar bunları talep edecek. Toplumun, yaratılan korkuyla ve bölücülükle kasıtlı olarak yönlendirilmesi insanları güç ve gerçeklik duygusundan tamamen kopardı.

Yüzyıllar öncesinden milenyuma kadar işlenen bir süreç.

Din, Vatanseverlik, Irkçılık, Varlık, Sınıf, ve diğer her türlü keyfi ayrılıkçı düşünce yapısı ve kibir, birkaç insanın ellerinde kolayca şekillenebilecek, kontrol edilebilen bir toplum yaratılmasına hizmet etti.

Parola “Böl ve Yönet”, ve insanlar kendilerini, her şeyden soyutlatmış olarak görmeye devam ettikleri sürece, köleleştirilmeye boyun eğmiş olarak kalacaklar.

Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar.

ayrıca biliyorlar ki, eğer insanlar doğaya bağlı oldukları gerçeğini anlarlarsa, ve içlerindeki gücün farkına varırlarsa.

Yarattıkları ve soyup soğana çevirdikleri tüm bu Zeitgeist, kağıttan evler gibi yıkılacak.

— İçinde yaşadığımız tüm bu sistem, bizim güçsüz olduğumuzu, zayıf olduğumuzu, toplumun kötü olduğunu, suç içinde yüzdüğünü dayatır durur. Hepsi büyük bir yalan! Biz güçlüyüz, güzeliz, harikuladeyiz. Gerçekte kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi anlamamamız için hiçbir neden yok. Sıradan bir birey güçlü olamaz diye bir şey yok. Bizler inanılmaz güçlü varlıklarız. Tim Galloway

— Düşünüyorum da, hayatımın 30 yılını geride bıraktım, bu 30 yıl boyunca hep bir şeyler olmaya çalıştım. Bir şeyleri iyi yapmak istedim, teniste iyi olmak istedim ve okulda ve notlarımda. Ve hayata hep şöyle bir perspektiften baktım: Şu halimle yeterli değilim ama, eğer şu işte iyi olabilirsem. Şimdi fark ettim ki bu oyunu yanlış anlamışım. Çünkü oyunun amacı, zaten olduğum şeyi bulmakmış. Dr.Richard Albert

— Bizlere kültürümüzde, bireysel farklılıkların karşısında durmayı öğrettiler hep. Bir insana bakıyoruz ve ona hemen bir yafta yapıştırıyoruz. Neşeli, aptal, yaşlı, genç, zengin, fakir. Ve bu ayrımı yaptıktan sonra, onları kategorilere ayırıyoruz ve o şekilde davranıyoruz. Ve sonra baktığımızda sadece, ayırdığımız şekilde duran bizden ayrı birçok insan görüyoruz. Gerçeği anlamanın en dramatik yönlerinden biri de başka bir insanla bir şeyler paylaşmak ve ansızın ortak yönlerinizin olduğunu görmek, sizden farklı olmadığını anlamaktır. Anlamamız gereken gerçek; senin içindeki cevher de, benim içimdeki cevher de aynı, tek. Anlamamız gereken, bir başkası yok. Aslında herkes tek. Ben Richard Albert olarak doğmadım, ben sadece bir insan olarak doğdum ve bütün bu, “Ben kimim?”, “İyi miyim Kötü müyüm?”, “Başarabilir miyim? Başaramaz mıyım?” safhasını sonradan öğrendim. Hepsi bu yolculuk boyunca öğrenildi. Dr.Richard Albert

— Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak. Jimi Hendrix

— Ne Irkçılık, ne cinsel ve dinsel istismar ne de aşırı milliyetçi hareket eskisi gibi işlememeye başladı. Dünyayı tek bir organizma olarak gören yeni bir bilinç gelişti, ve bu bilinç fark etti ki, savaş içindeki bir organizma kendini yok eder. Carl Sagan – 1934-1996

— Bill Hicks eskiden şovlarını şöyle bitirirdi: “Hayat lunaparkta bir gezinti gibidir, ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürsün, çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. Gezinti bir yukarı, bir aşağı devam eder, döner ve döner, seni heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doludur. Ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. Bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar: Bu gerçek mi? Yoksa sadece bir gezinti mi? Ve aralarından cevabı hatırlayan insanlar geriye dönüp şöyle derler: Hey, merak etme, korkma sakın. Çünkü bu sadece bir gezinti. Ve biz bu insanları öldürdük. Susturun şunu! Ben bu gezintiye çok fazla yatırım yaptım, susturun şunu!

— (Resim: Mahatma Gandhi – 1869-1948) Şu çatılmış kaşlarıma bakın.(Resim: Martin Luther King, Jr – 1929-1968) Şu büyük banka hesabıma ve aileme bir bakın, bu gerçek olmalı. Bu sadece bir gezinti. Ama bunu bize anlatmaya çalışan bütün iyi adamları öldürdük, (Resim: John Lennon – 1940-1980) hiç fark ettiniz mi? Ve şeytanın fitne tohumları ekmesine izin verdik. Ama önemli değil, çünkü bu sadece bir gezinti ve bunu istediğimiz zaman değiştirebiliriz.

Bu sadece seçim meselesi.

Çaba yok, çalışmak yok, iş yok, para kazanmak yok.

Şimdi seçim yapın.

Korku ve Sevgi arasında. Bill Hicks – 1961-1994 Devrim, şimdi.


İçerik Zeitgeist belgeselinin www.BParlan.com tarafından düzenlenen altyazısından yararlanılarak hazırlanmıştır.

İçindekiler