Zeitgeist

18 Mart 2010 0 Yazar: Alıntı
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (Oy verilmemiş. İlk oy veren olur musun?)
Loading...

Bölüm 3: Perdenin Arkasındakilere Aldırmayın

Bölüm 3: Perdenin Arkasındakilere Aldırmayın

“Tahtın arkasında, kraldan daha kudretli bir şey vardır.”

“Dünya, bizleri sahnenin arkasında olmadıklarına inandıran birçok farklı kişi tarafından yönetilir.”

“Gerçek şu ki büyük merkezlerdeki finansal elementler, Andrew Jackson zamanından beri hep hükümetlere sahip olmuştur.”

1775, Amerikan İhtilali başladı, Amerikan kolonileri İngiltere’den ve onun baskıcı monarşisinden kurtulmak istediler.

İhtilal için birçok neden bulunsa da, içlerinden bir tanesi ana neden olarak göze çarpıyor: İngiltere Kralı III. George, kolonilerin elde ettikleri ve kendilerine kullandıkları faizsiz serbest kazancı yasakladı. Bunun yerine onları İngiltere Merkez Bankası’ndan kredi almaya zorlayarak, kolonileri borç içine soktu.

Benjamin Franklin’in de sonradan yazdığı gibi: Kral III.George’un, kolonilerin sıradan insanları para babalarının pençesinden kurtaracak dürüst ve serbest bir para sistemini hayata geçirmelerini reddetmesi, muhtemelen ihtilalin başlıca sebebidir.

1783’te Amerika, İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazandı.

Halbuki, Merkez Bankası konseptiyle ve onları kuran açgözlü adamlarla yapılacak savaş daha yeni başlamıştı.

Peki Merkez Bankası nedir?

Merkez Bankası

Merkez Bankası, tüm ulusun para birimini üreten bir kurumdur. Tarihteki örnekleri incelediğimizde, merkez bankacılığının temelinde iki şeyin yattığını görürüz. Faiz oranlarının kontrolü ve para arzının yani enflasyonun kontrolü.

Merkez bankası aslında para vererek bir devlet ekonomisini beslemez, parayı devlete faizli borç olarak verir. Ve ödünç verdiği bu paranın miktarını yükselterek ya da düşürerek, piyasada işlem gören paranın değerini ayarlar Anlamanız gereken şey, bütün bu sistem uzun vadede sadece tek bir şey üretir: Borç.

Bu dümenin farkına varmak için çok fazla maharet gerekmiyor. Merkez bankası, ürettiği her bir doları faizli borç olarak verir.

Bu, üretilen her bir dolar, doların kendisi ve buna ilaveten o doların belli bir yüzdedeki faizi demektir.

Ve bir merkez bankası, tüm ulusun para birimini üretmekte tekel haline geldiğinde ve her bir doları, üzerine yapışmış borçla birlikte kiraladığında. Bu borcu ödeyeceğiniz para nereden gelir? O da yine merkez bankasından gelir.

Yani merkez bankası, ortaya çıkan ödenmemiş borç açığını kapatmak için düzenli olarak para arzını arttırır. Tabi bu para da piyasaya faizli borç olarak verilir, o da daha fazla borç yaratır! Bu sistemin nihai sonucu kesinlikle köleliktir.

Hükümetin ve tabi ki halkın, bu kendi kendini yaratan borçtan kurtulması imkansızdır.

Bu ülkenin kurucuları bunun çok iyi farkındaydı.

— Bence banka kuruluşları, düzenli ordulardan daha tehlikelidir. Eğer Amerikan halkı özel bankaların piyasaları kontrol etmesine izin verirse bankalar ve şirketler etraflarında büyüyecek, tüm mal varlıklarını ellerinden alacak ve bir gün çocukları, atalarının fethettiği bu topraklarda evsiz uyanacak. Thomas Jefferson – 1743-1826

— Eğer bankerlerin kölesi olarak kalmak ve kendi köleliğiniz için bedel ödemek istiyorsanız, bırakın para üretmeye devam etsinler ve ulusun tüm parasını kontrol etsinler. Sir Josiah Stamp – 1880-1941

20.yy’ın başlarında A.B.D., zalim maddi menfaatlere hizmet eden birçok merkez bankacılığı sistemini hayata geçirdi ve kaldırdı. O sıralarda bankacılık ve iş dünyasının önde gelen aileleri: Rockefeller, Morgan, Warburg ve Rothschild aileleriydi. 1900’lü yılların başlarında bu aileler bir kez daha, yeni bir merkez bankasının kurulması için kanun çıkmasını istediler. Ama biliyorlardı ki hem hükümet hem de halk, bu kurumlardan usanmıştı. Bu yüzden kamuoyunu yönlendirmek için bir hadise yaratmaya ihtiyaç duydular.

Herkesin bir finans otoritesi olarak gördüğü J.P.Morgan, güçlü nüfuzunu kullanarak, New York’ta çok ünlü bir bankanın iflas ettiği, battığı söylentilerini yaydı. Morgan bunun, diğer bankaları da etkileyecek bir histeri krizine neden olacağını biliyordu.

Nitekim oldu da.

İnsanlar, birikimlerini kaybetme korkusuyla bütün paralarını çekmeye başladı. Haliyle bankalar borçlarını tahsil etmek zorunda kaldı, borç alanlar ödeyebilmek için mallarını sattılar, ve sonuç olarak bir çok iflas, satış ve kargaşa meydana geldi.

Birkaç yıl sonra, parçaları yerlerine oturtan Fredrik Allen, LIFE dergisinde şunları yazdı.

“Morgan hisseleri kazanç sağladı. 1907 krizini hızlandırmak için onu kurnazca yönettiler.”

Tezgahtan habersiz Parlamento, “1907 Krizi” hakkında ve banka kartelleriyle sıkı ilişkiler içinde bulunan ki daha sonra bir evlilikle de Rockefeller ailesine katılan Senatör Nelson Aldrich başkanlığında bir araştırma başlattı. Aldrich’in komisyonu 1907 tarihindeki krizin tekrar yaşanmaması için, bir Merkez Bankası’nın kurulmasını önerdi. Bu tam da uluslararası bankerlerin, planlarını uygulamak için ihtiyaç duydukları şeydi.

1910’da, J.P. Morgan’ın Georgia sahili Jekyll Adası’ndaki konutunda gizli bir toplantı yapıldı. Burası, “Federal Rezerv Kanunu” diye adlandırılan akdin imzalandığı yerdi. Kanun bankerler tarafından yazılmıştı, hukukçular tarafından değil. Görüşme hükümetten ve kamuoyundan o kadar gizliydi ki, katılan yaklaşık 10 kişi birbirlerine hitaben kullandıkları isimlerini sakladılar. Akdi imzaladıktan sonra, siyasi arenadaki adamları Senatör Nelson Aldrich’e verdiler ki o da bunu Parlamento’dan geçirdi.

1913 yılında, bankerlerin de şiddetli desteği ile Woodrow Wilson başkan seçildi ve seçimlerdeki desteğin karşılığı olarak da “Federal Rezerv Kanunu”nu imzalamayı kabul etti.

Noel’den iki gün önce, birçok milletvekili evlerinde aileleriyle birlikteyken, “Federal Rezerv Kanunu” oylandı ve Wilson bunu yasa haline getirdi.

Yıllar sonra, Woodrow Wilson pişmanlık içinde şöyle yazdı:

— Büyük endüstriyel ulusumuz, kendi mali sistemi tarafından kontrol edilir. Mali sistemimiz özelleşmiş bir topluluk halindedir. Bu yüzden, ulusun kalkınması ve diğer tüm hareketleri niyetleri iyi ve halkın yararına dahi olsa, bir avuç adamın ellerindedir. Bu adamlar, kendilerinin ve bazı kişilerin paralarının dahil olduğu büyük yatırımlarla ilgilenmektedir ve çıkarları için gerçek ekonomik bağımsızlığa zarar vermektedirler. Uygar dünyanın, tamamen kontrol edilen, sindirilen ve en kötü yönetilen devletlerinden biri haline geldik. Fikir özgürlüğünün, yönetime inancın ve demokratik seçme özgürlüğünün olmadığı bir devlet, bir devlet ki, egemen ufak bir grubun keyfine ve zikrine kalmış. Woodrow Wilson – 1856-1924 Kongre üyesi

Louis McFadden da asıl gerçeği, tasarı kanunlaştıktan sonra söylemiştir:

— Burada bir dünya bankası sistemi kuruluyor, Uluslararası bankerler tarafından kontrol edilen bir merkez. Beraber hareket edip kendi ihtirasları için dünyayı köleleştiriyorlar. Devlet, Federal Banka tarafından gasp ediliyor.”

Şimdi halka “Federal Rezerv Sistemi”nin ekonomik bir dengeleyici olduğunu söylediler. Enflasyonun ve ekonomik krizlerin geçmişte kaldığını söylediler. Tabi tarihin bizlere gösterdiği gibi, hiçbir şey değişmeyecekti. Şimdi uluslararası bankerlerin elinde, hırslarına yeni boyutlar kazandıracak işleyen bir makine vardı.

Örneğin, 1914-1919 yılları arasında Federal Banka piyasaya para arzını neredeyse %100 arttırdı. Küçük bankalara büyük borçlar verildi.

Sonra 1920 yılında, Federal Banka büyük miktarda parayı piyasadan geri çekti, dolayısıyla kredi veren bankalar büyük miktarda borcu geri istedi, ve tıpkı 1907’deki gibi bankalara hücum, batık ve iflas yaşandı. Federal Rezerv Sistemi dışında kalan 5400 rakip banka iflas etti. Tekel iyice bu bir grup uluslararası bankerin eline geçti.

Bu konuda Kongre üyesi Lindberg, 1921 yılında şöyle dedi:

— Federal Rezerv Kanunu altında, krizler bilimsel olarak yaratılmaktadır. Şu anki kriz, yaratılanların ilkidir ve matematiksel bir denklemden ibarettir.

Halbuki 1920’deki kriz sadece ısınma turuydu.

1921-1929 yılları arası Federal Banka para arzını yine yükseltti. Halka ve bankalara yine büyük borçlar verdi. O sırada borsada marj kredisi denen yeni bir kredi tipi vardı. Basitçe, bir yatırımcı bir hisse senedine değerinin sadece %10’unu ödeyip sahip oluyordu, kalan %90’ı için broker’a borçlanılıyordu.

Bir başka deyişle, bir kişi $1000 dolarlık hisseyi $100 dolar ile alabiliyordu. Bu yöntem 1920’lerde çok popülerdi. Sanki herkes borsada para kazanmaya başlamıştı. Ama bu kredi tipinin bir handikabı vardı.

Parayı her an geri isteyebilirlerdi, ve 24 saat içinde ödemek zorundaydınız. Buna marj çağrısı denirdi. Ve marj çağrısı sonucunda genellikle, borca girerek aldığınız hisseyi satmak zorunda kalırdınız.

Ekim 1929’dan birkaç ay önce, J.D.Rockefeller, Bernhard Barack ve diğer simsarlar sessizce borsadan çekildi, ve 24 Ekim 1929’da, marj kredisi vermiş New York’lu finansçılar alelacele paralarını geri istemeye başladılar. Bu borsada inanılmaz büyük bir tasfiye satışına neden oldu, çünkü herkes marj borçlarını ödemek istiyordu Bu da bankalara akın başlattı ve sonuç olarak 16.000’in üzerinde banka iflas etti, ve aralarında anlaşan uluslararası bankerler rakip bankaları ucuza satın almakla kalmadı, aynı zamanda koca şirketleri de üç beş kuruşa satın aldılar.

Bu Amerikan tarihindeki en büyük soygundu.

Ama burada bitmedi.

Federal Banka para arzını arttırıp bu ekonomik çöküşe son vereceğine, hiçbir şey yapmadı ve insanlık tarihinin en büyük buhranına ön ayak oldu.

Bir kez daha banka kartellerinin uzun zamandır düşmanı olan kongre üyesi Louis McFadden, Federal Rezerv yönetimini suçlayarak kovuşturma başlattı ve bunalım hakkında konuştu:

— Bu dikkatlice ayarlanmış suni bir olaydı.Bankerler hepimizi umutsuz bir duruma soktular, bu şekilde bizi yönetebileceklerdi.

Beklendiği gibi, 2 suikast teşebbüsünden sonra McFadden, itham ettiği suçlamaların üzerine gidemeden, bir ziyafette zehirlendi.

Ülkeyi sefalete sürükledikten sonra Federal Rezerv bankacıları, Altın Standart’ının kaldırılması gerektiğine kadar verdiler. Bunun için öncelikle, sistemdeki kalan altını elde etmeleri gerekiyordu. Bu yüzden bunalıma son vermek bahanesiyle 1933 yılında altınlara el koymaya başladılar. 10 yıllık hapis tehdidiyle Amerika’daki herkes, sahip oldukları altın külçelerini Hazine’ye vermeye zorlandı, yani halkın geriye kalan tek mal varlığını da soydular. 1933’ün sonunda altın standardı lağvedildi. 1933 yılından önce basılan bir dolara bakarsanız, üzerinde “Altına Çevrilebilir” yazar.

Şimdiki dolara bakarsanız, üzerinde “Kanuni Para” yazar, yani hiçbir geri dönüşü yoktur. Değersiz bir kağıt parçasıdır. Paramıza değer kazandıran tek şey, piyasada ne kadar bulunduğudur. Bu yüzden para arzını ayarlamak aynı zamanda paranın değerini de ayarlamak anlamına br /gelir, bu da bütün ekonomilere ve toplumlara diz çöktürebilecek bir güç demektir.

— Bana bir ulusun para arzının kontrolünü verin, o zaman kanun koyanları bile takmam.” M.A.Rothschild Rothschild Bankacılık Krallığı’nın kurucusu.

Kesinlikle anlamanız gerekir ki: “Federal Rezerv” özel bir şirkettir. Federal Express (Fed-Ex) ne kadar federalse, o da o kadar federaldir. Kendi politikasını uygular ve gerçekte A.B.D hükümetinin denetiminde değildir. Hükümete tüm para birimini faizli borç olarak veren özel bir bankadır, ve bu ülkenin Amerikan İhtilali’nde bağımsızlığını ilan ederek kaçtığı sahtekar merkez bankası modeliyle tamamen aynıdır.

1913’e geri dönersek, “Federal Rezerv Kanunu” parlamentodan geçen tek anayasaya aykırı tasarı değildir. ayrıca “Federal Gelir Vergisi”ni de kabul ettirdiler.

Amerikan toplumunun federal gelir vergisine tepkisizliği de dikkate değer bir konudur ve Amerikan halkının ne kadar aptal ve ilgisiz olduğunun gerçek bir kanıtıdır.

Öncelikle, federal gelir yasası direk ve taksitlendirilmeden alındığı için, tamamen anayasaya aykırıdır. Anayasaya göre tüm direk vergilerin taksitlendirilmesi kanuni hakkımızdır. İkinci olarak, gelir vergisine izin verecek kanuni değişikliği onaylayacak eyalet çoğunluğu asla bir araya gelmemiştir, ve bu konu günümüz mahkeme davalarına konu olmuştur.

— Eğer 16. yasa tasarısını dikkatlice okursanız, yeterli sayıda eyaletin tasarıyı hiç oylamadığını görürsünüz. A.B.D Bölge Hakimi James C.Fox – 2003

Üçüncüsü, bugün ortalama bir işçinin gelirinin kabaca %35’i bu vergiyle ellerinden alınıyor. Bu, bir yıl içerisinde kazanılan 4 aylık geliri vergilere ödediğimiz anlamına geliyor. Ve tahmin edin para nereye gidiyor? Sahtekar Federal Rezerv Bankası tarafından üretilen paranın, faiz borcunu ödemeye harcanıyor, aslında var olmayan bir sisteme. Yani yılın 4 ayında çalışarak yasal olarak kazandığınız para, Federal Rezerv Bankası’nın sahipleri olan uluslararası bankerlerin ceplerine giriyor.

Ve dördüncüsü, her ne kadar dolandırıcı hükümet bu gelir yasasının zorunluluğundan bahsetse de, bunu size ödetecek hiçbir madde, hiçbir kanun bulunmamaktadır. Nokta.

— Tabi ki gerçekten bir yasa olmasını bekliyordum, bize bu vergiyi vermemizi söyleyen ve kanun kitabında gösterebileceğimiz bir madde. Kesinlikle olmalıydı. Öyle bir noktaya geldim ki, bir insanı buna zorunlu kılan hiçbir madde bulamadım, sadece beni değil, tanıdığım birçok insanı da ilgilendiriyordu ve istifa etmekten başka çare bulamadım. 2000 yılından beri yaptığım ve hala devam ettirdiğim araştırma sonunda, hala bu yasayı bulamadım. Meclise sordum, bir çok insana sordum, vergi dairesi danışmanlarına sordum, cevap veremediler, çünkü biliyorlar ki cevap verirlerse tüm Amerikan halkı bunun bir dolandırıcılık olduğunu öğrenecek. Federal gelir vergisi zarfını işten ayrıldığımdan beri doldurmadım. 1999’dan beri vergi zarfını doldurmuyorum.

Bu gelir vergisi, bütün ülkenin köleleştirilmesinden başka bir şey değil.

Şimdi, ekonominin kontrolü ve mal varlığımızın düzenli olarak soyulması bankerlerin elinde tuttuğu Rubik küpünün sadece bir yüzü.

Kar sağlamanın ve kontrolün diğer aracı, savaş.

1913 yılında Federal Rezerv kurulduğundan beri, birçok büyük ve küçük savaş yaşandı.

Bunların en çok bilinenleri 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı’dır.

1. Dünya Savaşı.

1914 yılı, Avrupa’da savaş İngiltere-Almanya merkezinde başladı.

Amerikan halkı savaşa dahil olmak istemiyordu, zaten Başkan Wilson da ülkenin tarafsızlığını açıkladı. Halbuki Amerikan yönetimi kimseye sezdirmeden, savaşa girebilmek için herhangi bir bahane arıyordu.

Eyalet Sekreteri William Jennings’in bir gözlemine göre:

— Büyük yatırımcılar, dünya savaşıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü savaş, yüksek kar getirecek fırsatlar demek.

Uluslararası bankerler için meydana gelebilecek en karlı şey, savaştır. Çünkü savaş ülkeyi, Federal Rezerv Bankası’ndan daha çok faizli borç almaya zorlar.

Woodrow Wilson’un baş danışmanı ve müşaviri Albay Edward House, savaş isteyen uluslararası bankerlerle yakın ilişkiler içinde olan biriydi.

Müşavir Albay House ve İngiltere Dışişleri Sekreteri Sir Edward Grey yazıya da dökülmüş bir görüşmede, Amerika’yı savaşa nasıl sokacaklarını tartışırlar.

Grey sorar: “Eğer Almanlar, içinde Amerikalıların bulunduğu bir gemiyi batırırsa Amerikalılar ne yapar?” House cevap verir: “İnanıyorum ki bu kıvılcım birleşik devletleri sarsacak ve tek başına bizi savaşa sürüklemeye yetecektir.”

Ve 7 Mayıs 1915 yılında, Sir Edward Grey’in de önerdiği gibi, Lusitania adlı bir gemi kasıtlı olarak Alman kontrolündeki ve Alman Deniz Kuvvetleri’nin geçeceğini bildiği sulara gönderilir. Beklendiği gibi, bir Alman U-Bot’u gemiye torpido yollar, gemideki cephanenin de patlamasıyla 1200 kişi ölür.

Bu tezgahın doğasını daha iyi anlayalım; Alman Konsolosluğu olaydan sonra New York Times’a ilanlar vererek, Amerikan halkına gemiyi kendileri adına risk oluşturduğu için batırdıklarını, Amerika’dan İngiltere’ye savaş sahasından gidecek her geminin, batırılmayı göze alması gerektiğini söyledi.

Beklendiği gibi Luistania’nın batırılması, Amerikan halkında büyük bir öfke dalgasına neden oldu ve Amerika kısa süre sonra savaşa girdi.

1. Dünya Savaşı 323.000 Amerikalının ölümüne sebep oldu.

J.D.Rockefeller, bundan yaklaşık 200 milyon dolar kazanç sağladı.

Amerika’ya mal olan ve tabi ki faizli borç olarak Federal Rezerv Bankası’ndan alınan 30 milyar doları saymıyoruz bile, ki bu para da uluslararası bankerlerin kazancı olmuştur.

2.Dünya Savaşı

7 Aralık 1941’de, Japonlar Pearl Harbour’daki Amerikan üssüne saldırdılar, ve bizi savaşa soktular.

Başkan Franklin D.Roosevelt saldırı gününü, “Alçaklık içinde anılacak bir gün” olarak nitelendirdi.

Gerçekten de alçak bir gündü, ama Pearl Harbour’a yapılan sözüm ona sürpriz saldırıdan dolayı değil.

60 yıl sonra ortaya çıkan delillere göre, Pearl Harbour’a yapılacak saldırı haftalar öncesinden biliniyordu, yapılması istenmişti ve provoke edilmişti.

18. yy’dan beri ailesi New York’ta bankacılık yapan ve amcası Fredrik’in, “Federal Rezerv” yönetim kurulunda bulunduğu başkan Roosevelt, uluslararası bankerlerin istediği şeye çok sıcak bakıyordu ve istedikleri bu şey savaştı.

Ve daha önce de gördüğümüz gibi hiçbir şey, bu bankerler için savaştan daha karlı olamazdı.

Roosevelt’in Savaş Sekreteri olan Henry Stimson, Roosevelt’le yaptığı bir konuşmayı, 25 Kasım 1941 tarihinde günlüğüne yazmıştır:

— Sorun şuydu ki, onları ilk kurşunu atmaya nasıl zorlayacaktık. Bu olayı kesinlikle Japonların yapacağından emin olmak istiyorduk bu şekilde kimin saldırgan olduğuna dair geriye hiçbir şüphe kalmayacaktı.

Pearl Harbour saldırısı yaşanmadan önceki aylar boyunca Roosevelt Japonları kızdırmak ve kışkırtmak için elindeki bütün gücü kullandı. Japonlara petrol ihracını durdurdu. A.B.D’deki bütün Japon yatırımlarını dondurdu Nasyonalist Çin’e halk yardımı ve İngiltere’ye de askeri yardım yaptı ki her iki devlet de Japonya’nın düşmanıydı.

Bunların hepsi uluslararası savaş kurallarına tamamen aykırıydı.

Ve 4 Aralık günü, yani saldırıdan 3 gün önce, Avustralya istihbaratı Roosevelt’e, bir Japon saldırı kuvvetinin Pearl Harbour’a doğru yaklaştığını bildirdi.

Roosevelt umursamadı.

Sonunda istendiği ve izin verildiği gibi, 7 Aralık 1941’de Japonya Pearl Harbour’a saldırdı, ve 2400 askeri öldürdü.

Pearl Harbour saldırısından önce Amerikan halkının %83’ü savaşa karşıydı. Pearl Harbour’dan sonra 1 milyon erkek savaşa gitmek için gönüllü oldu.

Önemli bir nokta da şuydu, Nazi Almanya’sının savaş hareketi iki kuruluş tarafından destekleniyordu, ve bunlardan biri I.G. Farben’di.

I.G.Farben Almanya’nın patlayıcılarının %84’ünü ve toplama kamplarında milyonları öldürmekte kullanılan Zyklon B gazını üretiyordu. I.G.Farben’in adı geçmeyen ortaklarından biri de, J.D.Rockefeller’ın Amerika’daki “Standart Petrol Şirketi” ydi. Hatta Alman Hava Kuvveti uçakları, Rockefeller’ın bu petrol şirketinin ürettiği özel katkı maddesini kullanmadan uçamazdı.

Örneğin Londra’nın Naziler tarafından ağır bombalanması, I.G.Farben’in, Rockefeller’ın petrol şirketinden satın aldığı 20 milyon dolarlık yakıt sayesinde yapılabilirdi.

Bu, Amerikan iş dünyasının 2. Dünya Savaşı’nda her iki tarafı da nasıl finanse ettiğini gösteren ufak bir örnek sadece.

Söz konusu bir diğer hain kuruluş da, New York’taki Birleşik Bankacılık Kurumu’ydu.

Hitler’in güçlü yükselişini tetikleyen birçok yatırımı finanse etmekle kalmadılar, ayrıca savaş boyunca birçok materyal gibi, Nazi paralarını da bankacılık yoluyla akladılar. Yani milyonlarca dolar Nazi parasını kasalarında tuttular.

New York’taki “Birleşik Bankacılık Kurumu”, düşmanla ticaret prensiplerine tamamen aykırı hareket etti. Tahmin edin Birleşik Banka’nın başkan yardımcısı ve yöneticisi kimdi? Prescott Bush, şimdiki başkanımızın büyük babası, ve tabi ki eski başkanımızın babası. Bush ailesinin ahlaki ve politik kararlarını sorgularken bu detayı da aklınızda bulundurun.

Vietnam.

Birleşik Devletler, Kuzey Vietnam’a resmi olarak 1964 yılında savaş ilan etti, yani Tonkin Körfezi’nde Vietnam PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırdığı iddiasından hemen sonra. Bu olay Tonkin Körfezi Olayı olarak bilinir.

Bu tek basit olay, çok büyük bir asker sevkıyatına ve topyekün savaş haline girilmesine neden oldu.

Yalnız bir problem var.

PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırısı hiçbir zaman olmadı. Bu tamamen savaşa girmek için hazırlanmış düzmece bir olaydı.

Eski Savunma Sekreteri Robert McNamara yıllar sonra, Tonkin Körfezi Olayı’nın bir “Yanlışlık” olduğunu söyledi ve birçok yetkili ya da subay ortaya çıkarak bu açılamanın bile törpülenmiş olduğunu, aslında olayın tamamen bir orta oyunu, büyük bir yalan olduğunu söylediler.

Yine tamamen iş icabı, savaşa girilmişti.

Ekim 1966’da, başkan Lyndon Johnson Sovyet bloğuna uygulanan ticari ambargoları kaldırdı, çünkü çok iyi biliyordu ki Sovyetler, Kuzey Vietnam’ın askeri ihtiyacının %80’ini karşılıyordu.

Sonrasında Rockefeller Yatırımcılık, Sovyetler Birliği’ndeki bazı fabrikaları finanse etmeye başladı ki bunlar Kuzey Vietnam’a gönderilen askeri mühimmatların üretildiği fabrikalardı.

Halbuki, her iki düşmanı da finanse etmek madalyonun sadece bir yüzüydü.

1985 yılında, Vietnam’da uygulanan askeri yetki mevzuatı deşifre edildi. Bu mevzuat, Amerikan askerlerinin savaşta neyi yapıp neyi yapamayacağını belirtiyordu. Şöyle absürtlükler vardı:

— Kuzey Vietnam uçak savar sistemleri, tamamen aktif oldukları doğrulanmadan bombalanmayacaktı.

— Laos ya da Kamboçya sınırını geçen hiçbir düşman takip edilmeyecekti.

— Hepsinden önemlisi, yüksek ordu komutanlığı tarafından onaylanmadıkça hiçbir stratejik hedefe saldırı yapılmayacaktı.

Bütün bu komik kısıtlamaların hepsi bir yana, Kuzey Vietnam’lılar bu mevzuatı biliyordu ve bütün stratejilerini Amerikan güçlerinin bu kısıtlamaları çevresinde şekillendiriyorlardı. Bu yüzden savaş bu kadar uzun sürdü ve ana fikir şuydu: Vietnam Savaşı asla kazanılmamalı.

Sadece uzatılmalı.

Savaş sonunda 58.000 Amerikalı ve 3 milyon Vietnamlı öldü.

Peki şimdi nereye geldik? 11 Eylül, dünyayı yönetenlerin büyük planının başlangıç noktasıydı.

Hazırlanmış bir savaş bahanesiydi, tıpkı Lusitania’nın batırılması, ya da Pearl Harbor ve Tonkim Körfezi olaylarının provoke edilmesi gibi.

Aslında 11 Eylül örneklerinden farklı olarak, hesaba katılmayan savaşlara da araç oldu. İki beklenmeyen yasadışı savaşın çıkmasına neden oldu.

Biri Irak’a, diğeri de Afganistan’a.

Ama 11 Eylül aslında başka bir savaşın bahanesiydi.

Size karşı yapılacak savaş.

Vatanseverlik Kanunu, Ulusal Güvenlik, Ordu Süreklilik Kanunu ve bunun gibi birçok kanunun tamamen sizin kişisel özgürlüklerinizi yok etmek ve yakında gelecek saldırıya karşı direncinizi kırmak için tasarlandı.

Şu anda Birleşik Devletler’de yaşayan beyni yıkanmış Amerikalılar, evleriniz, izin gerekmeksizin siz evde olmasanız bile aranabilir, üzerinizde hiçbir suçlama olmasa dahi tutuklanabilirsiniz ve avukatınızla görüşme izni olmadan süresiz hapse atılabilir ve işkence görebilirsiniz.

Hepsi de, sırf teröristsiniz diye şüphelendikleri takdirde.

Eğer ülkede yaşananları anlamak için somut örnekler istiyorsanız, gelin tarihin nasıl tekerrür ettiğine bakalım Şubat 1933’te Hitler düzmece bir saldırı tertipleyerek, Reichstag adındaki Alman Parlamento binasını yaktı ve bunun sorumlusu olarak komünist teröristleri gösterdi.

Birkaç hafta sonra Alman halkının bütün kişisel özgürlüklerini ortadan kaldıran “Uygulama Kanunu”nu parlamentoda kabul ettirdi.

Daha sonra bir dizi saldırının yapılmasına izin vererek Alman halkına, ulusal güvenliğin sağlanmasının gerekli olduğu izlenimini verdi “Bu büyük ulustaki her erkeği, kadını ve çocuğu tehdit eden bir şeytan yaşıyor.

İç güvenliğimizi sağlamak ve topraklarımızı korumak için doğru adımlar atmalıyız.

George Bush mu? Hayır, halka Gestapo’yu tanıtan Adolf Hitler.

— Komünizm ve onun önde gelen yardakçıları, hedeflerimize gölge düşürmemelidir. Adolf Hitler

— Düşmanımız radikal terörist şebekesi ve onları destekleyen tüm devletlerdir.

Uyanma zamanı.

Güce sahip olan insanlar güçlerini, sizin devamlı olarak aldatıldığınızdan ve yönlendirildiğinizden emin olmak için kullanıyorlar. Kitleler, özellikle politik alanda yaşanan gerçekleri öğrenme yetisine sahip değiller.

Gerçeği topluma söylemeden, düşünmemizi istedikleri şeyleri kurnazca empoze ediyorlar Örneğin, halkın çoğunluğu Irak istilasının her geçen gün kötüye gittiğine inanıyor ve mezhep çatışmalarının sona ermeyeceğini düşünüyorlar.

Halkın göremediği şey ise, Irak’taki işlerin, devletin arkasında bulunan adamların tam da istediği gibi gittiği.

Bu savaş uzamalı ki; bölge parçalanabilsin, petrol şirketleri kurulabilsin, silah üreticileri için karlı sözleşmeler devam edebilsin ve en önemlisi, İran ve Suriye gibi petrol sahibi diğer aykırı ülkelere zıplama tahtası olarak kullanılabilecek kalıcı askeri üsler kurulabilsin.

Irak’ın yapılandırılmasının ve sivil savaşın maksatlı olduğuna dair kanıt göstermek gerekirse; 2005 yılında 2 üst düzey İngiliz SAS subayı, Arap gibi giyinip arabayla sivillerin üzerine ateş ettikleri için Irak polisi tarafından yakalandı. Tutuklanıp Basra hapishanesine götürüldükten sonra, İngiliz ordusu derhal askerlerinin serbest bırakılmasını istedi. Basra hükümeti bunu reddedince, İngiliz tankları geldi ve hapishaneyi yıkarak askerleri oradan çıkardı.

— Eğer bir bölgeyi yok etmek isterseniz, bunu nasıl yaparsınız? Bunun iki yolu var: oraya gidip bombalama falan yaparsınız, tabi bu çok da etkili bir yöntem değildir. Yapmanız gereken şey, orada yaşayan insanlara birbirlerini öldürtmektir ve bu şekilde onların yaşadıkları bölgeyi, tarlalarını yok edersiniz. İşte o bölgede de yapılan bu. Bir düşmanı yok etmenin yolu, onun kendi kendini yok etmesini sağlamaktır, bunu da askerlerini ikiye bölerek yaparsınız. Sonra iki tarafı da beslersiniz, çift taraflı çalışan ajanlarınız her iki tarafı da kışkırtır. Ve birbirlerini öldürürler. Artık bazılarımızın bu gerçeğe uyanmasının vakti geldi. Anlamanız gereken şey, imparatorluklar kurmak isteyen bazı insanlar, fethetmeye çalıştıkları insanları yönlendirerek hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar. Lyndon LaRouche

— Kendi kendinize, neden tüm insanlık baştan aşağı dev bir medya ağıtla kuşatılmış diye sorabilirsiniz. Ya da A.B.D hükümeti, devlet okulları sistemini finanse etmeye başladığından beri neden Amerikan eğitim sisteminin giderek kalitesizleştiğini düşünebilirsiniz.

— Hükümetiniz, elde etmek istediği kadar ödüyor Devletin finanse ettiği eğitim kurumlarına baktığımızda ve bu eğitim kurumlarında eğitilen öğrencileri, onlara verilen eğitimi gördüğümüzde mantığımız kavrıyor ki bu okullarda devre dışı bırakılanlar her neyse eyaletin ve federal hükümetin işine gelmiyor, zaten bu yüzden ki değiştiriyorlar. Devlet ne sipariş ediyorsa onu elde ediyor. Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor. Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var, ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Jordan Maxwell

— Başımız belada! Çünkü siz ve diğer 62 milyon Amerikalı şu an beni dinliyor. Çünkü %3’ten daha azınız kitap okuyor. Çünkü %15’ten daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz. Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran ilahi bir vahiy gibi. Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor. Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç, ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz. Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem lanet olası propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne bok sunulacağını kim bilebilir! Şimdi beni dinleyin. Beni dinleyin: Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır. Biz eğlence dünyasındayız. Ama sizler sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey biziz. Burada döndürdüğümüz illüzyonlara inanmaya başladınız, ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız. Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz. Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz, çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz. Bu tamamen saçmalık, sizi manyaklar! Tanrı aşkına, sizler gerçeksiniz, hayali olan biziz! Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.

2005 yılında Kanada, Meksika ve A.B.D arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma halka duyurulmadı, kongrede oylamaya sunulmadı ve A.B.D-Kanada-Meksika arasındaki sınırları kaldırarak onları bir birlik haline getirdi.

Buna “Kuzey Amerika Birliği” adı verildi.

Bunu neden hiç duymadık diye kendinize soruyor olabilirsiniz.

Aslında bu konuyu bilen ve haber yapmaya cesaret eden sadece bir gazeteci var.

Bush yönetiminin sınırları kaldırma politikası ve bu ülkenin göçmenlik kanunlarını hiçe sayan kararları aslında büyük bir planın parçası.

Başkan Bush bu anlaşmaya imza atarak, bildiğimiz anlamda Birleşik Devletler’in sonunu getirdi.

Ve ne A.B.D parlamentosunun ne de Birleşik Devletler halkının, onayını almaya ihtiyaç duymadı. Bu çok az kişinin bildiği bir anlaşma. Yine yatırımcı sınıfından çok üst düzey birkaç kişi tarafından gerçekleştirildi. Fakat işçi sınıfından insanların ve ülkemizin birçok şehrinden ya da partisinden siyasi yetkilinin bu konu hakkında hiçbir bilgisi yok. Bu bir ticaret anlaşması değil.

Bu, söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarının ellerinden alınması demek ve ayrıca Amero adında tamamen yeni bir para biriminin kabul edilmesi gündemde. Bence dolar sahibi insanların ilgilenmesi gereken bir şey Amero, ama kimse bu konuda konuşmuyor.

Bence Kanada, Meksika ve A.B.D’de yaşayan herkesin hayatını derinden etkileyecek. Amero’nun Kuzey Amerika Birliği’nin yeni para birimi olması düşünülüyor, zaten şu an Kanada, A.B.D ve Meksika arasındaki sınırların kaldırılması konusunda çalışmalar sürdürülüyor, tıpkı Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ve Dolar, Kanada Doları ve Meksika Pezo’su yerine yakında Amero geçecek. Bu anlaşma ile Amerikan Anayasası sonunda çöpe atılacak. Böyle bir olayın tüm büyük gazetelerin manşetlerinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz.

Bu hareketin arkasında bulunanlar, medya sektörünün arkasında bulunanlarla aynı kişiler ve size bilmemeniz gereken şeyleri söylemezler. Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve yakında kurulacak Asya Birliği ile aynı yapıdadır ve hepsinin arkasında aynı kişiler vardır. Ve zamanı geldiğinde; Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Asya Birliği birleşecek ve bu adamların 60 yıldır üzerinde çalıştıkları planın son aşaması gelecektir.

Tek bir dünya devleti.

— Bir Dünya Devletini, istesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu Devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır. Paul Warburg, Dışilişkiler Meclis Komisyonu / Federal Rezerv Sistem’in Mimarı

— Washington Post, New York Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrılarımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yılı aşkın tuttukları için teşekkürü borç biliriz.

Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi, dünya üzerindeki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu.

Dünya her geçen gün, daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde Dünya Devleti’ne doğru ilerlemektedir.

Entelektüel elit bir kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz tek uluslu oluşumlardan daha caziptir.

David Rockefeller Dışilişkiler Meclis Komisyonu

Tek banka, tek ordu, tek bir güç merkezi.

Ve eğer tarihten bir şeyler öğrenmişsek, o da gücün zarar verdiğidir, mutlak güç ise mutlak zarar verecektir.

Aaron Russo, bir film yapımcısı ve eski bir siyasetçi.

Solundaki kişi Nicholas Rockefeller, ünlü Rockefeller bankacılık ve iş hanedanlığının bir ferdi.

Nicholas Rockefeller ile çok yakın bir dostluk sürecinin ardından, Aaron bir süre sonra görüşmeyi kesti, çünkü Rockefeller ailesi ve onların tutkuları hakkında öğrendikleri şeyler yüzünden dehşete düştü.

— Tanıdığım bir avukat bir gün beni aradı ve şöyle dedi: “Rockefeller ailesinden biriyle tanışmak ister misin?” Ben de: “Olur, çok sevinirim.” dedim. Sonra dost olduk ve bana birçok şey anlatmaya başladı, ve bir gece bana şöyle dedi: “Bir olay olacak Aaron, ve o olaydan sonra Afganistan’a gireceğiz, bu sayede Hazar Denizi’e boru hattı döşeyebileceğiz, Irak’a girip oradaki petrolü alacağız ve orta doğuda bir üs inşa edeceğiz ve oradan da Venezüella?ya gidip Chavez’den kurtulacağız. İlk ikisini bitirdiler, Chavez’i daha bitirmediler. Ve şöyle dedi: “Asla bulamayacakları biri için mağaraları araştıran bir sürü adam göreceksin. Teröre karşı verdiğimiz savaş ve aslında gerçek bir düşman olmaması konusunda konuşup gülüyordu. Bu savaşın nasıl asla kazanılamayacak bir savaş haline getirildiğini anlatıyordu, bunun sonu olmayan bir savaş olduğunu, bu şekilde insanların özgürlüklerinin ellerinden alındığını söylüyordu. Ben de şöyle dedim: “İnsanları bu savaşın gerçek olduğuna nasıl inandıracaksınız?” O da: “Medyayla. Medya herkesi bunun gerçek olduğuna inandırabilir.” dedi. “Bir şeyler hakkında konuşmaya devam edersen ve aynı şeyleri tekrar tekrar söylersen, insanlar sonunda buna inanacaktır.” dedi. Biliyorsunuz, 1913 yılında Federal Rezerv’i yalanlarla kurdular. Sonra 11 Eylül’ü yarattılar, ki bu da başka bir yalandı. 11 Eylül sayesinde teröre karşı savaş başladı ve birden Irak’a gittik, bu da bir başka yalandı, ve şimdi de aynı şeyi İran’a yapacaklar. Oradan oraya, oradan oraya, oradan da oraya geçip duruyorlar. Ben de sordum: “Bunu neden yapıyorsunuz? Buradaki amaç ne? Dünyadaki bütün paraya sahipsiniz hem de istemeyeceğiniz kadar, bütün güce sahipsiniz, insanların canını yakıyorsunuz. Bu kötü bir şey.” Ve bana şöyle dedi: “İnsanları neden umursuyorsun ki? Kendini ve aileni düşün yeter.” Ve sonra şöyle dedim: “Tamam da asıl amaç ne?” Şöyle dedi: “Asıl amaç dünyadaki herkese çip takmak, RFID* çipi yerleştirmek. (* Radyo-frekans kimlik belirleme) Herkesin parası ve sahip oldukları her şey o çiplerde olacak, ve eğer birileri bizi protesto ederse ya da yaptıklarımızı eleştirirse, çiplerini kapatacağız.”

Evet doğru, mikroçip.

2005 yılında meclis, göçmen kontrolü ve tabi ki teröre karşı savaş bahanesiyle, “Gerçek Kimlik” kanununu kabul etti ve Mayıs 2008’de hayata geçecek projeye göre, her birimiz içinde kişisel bilgilerimizi barındıran ve taranabilir barkoda sahip bir “Federal Kimlik Kartı” taşımak zorunda kalacağız.

Halbuki bu barkod sadece bir geçiş aşaması, bu kimlik kartına daha sonra, radyo frekansları sayesinde gezegendeki her hareketinizi takip edebilecek bir VeriChip RFID izleme modülü eklenecek.

Eğer bu size saçma geliyorsa, bilginiz olsun bu RFID izleme çipi yeni çıkan tüm Amerikan pasaportlarında mevcut.

Ve son aşama deri altı çip, birçok insana farklı sebeplerle çoktan kabul ettirilmiş bir dayatma.

Florida’dan bir ailemiz var, gerçekten de cesur bir yeni dünyanın gerçek öncüleri. Vücutlarına mikroçip kimlik aygıtları yerleştirilmesine gönüllü olan ilk insanlar.

— 11 Eylül’den sonra ailemin güvenliği konusunda kaygı duymaya başladım. Kolumda, kalıcı olarak yerleştirilmiş ve beni tanımlayan bir şey olmasını düşünemiyorum.

Sonunda, herkes monitör kontrollü bir şebekeye dahil olacak, ve yaptığınız her hareket kaydedilecek, ve eğer çizgiden saparsanız, çipinizi kapatabilecekler, bu aşamadan sonra, toplumun her davranışı çiplerle olan etkileşimi çevresinde dönecek.

Eğer gözlerinizi açıp görebilirseniz, bu sizin geleceğinizi için çizilen bir resim.

Tek merkezli bir dünya ekonomisi, herkesin her hareketinin her icraatının izlendiği ve kaydedildiği bir dünya.

Haklarınızın olmadığı.

Ama aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler insanlara zorla dayatılmayacak, insanlar bunları talep edecek. Toplumun, yaratılan korkuyla ve bölücülükle kasıtlı olarak yönlendirilmesi insanları güç ve gerçeklik duygusundan tamamen kopardı.

Yüzyıllar öncesinden milenyuma kadar işlenen bir süreç.

Din, Vatanseverlik, Irkçılık, Varlık, Sınıf, ve diğer her türlü keyfi ayrılıkçı düşünce yapısı ve kibir, birkaç insanın ellerinde kolayca şekillenebilecek, kontrol edilebilen bir toplum yaratılmasına hizmet etti.

Parola “Böl ve Yönet”, ve insanlar kendilerini, her şeyden soyutlatmış olarak görmeye devam ettikleri sürece, köleleştirilmeye boyun eğmiş olarak kalacaklar.

Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar.

ayrıca biliyorlar ki, eğer insanlar doğaya bağlı oldukları gerçeğini anlarlarsa, ve içlerindeki gücün farkına varırlarsa.

Yarattıkları ve soyup soğana çevirdikleri tüm bu Zeitgeist, kağıttan evler gibi yıkılacak.

— İçinde yaşadığımız tüm bu sistem, bizim güçsüz olduğumuzu, zayıf olduğumuzu, toplumun kötü olduğunu, suç içinde yüzdüğünü dayatır durur. Hepsi büyük bir yalan! Biz güçlüyüz, güzeliz, harikuladeyiz. Gerçekte kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi anlamamamız için hiçbir neden yok. Sıradan bir birey güçlü olamaz diye bir şey yok. Bizler inanılmaz güçlü varlıklarız. Tim Galloway

— Düşünüyorum da, hayatımın 30 yılını geride bıraktım, bu 30 yıl boyunca hep bir şeyler olmaya çalıştım. Bir şeyleri iyi yapmak istedim, teniste iyi olmak istedim ve okulda ve notlarımda. Ve hayata hep şöyle bir perspektiften baktım: Şu halimle yeterli değilim ama, eğer şu işte iyi olabilirsem. Şimdi fark ettim ki bu oyunu yanlış anlamışım. Çünkü oyunun amacı, zaten olduğum şeyi bulmakmış. Dr.Richard Albert

— Bizlere kültürümüzde, bireysel farklılıkların karşısında durmayı öğrettiler hep. Bir insana bakıyoruz ve ona hemen bir yafta yapıştırıyoruz. Neşeli, aptal, yaşlı, genç, zengin, fakir. Ve bu ayrımı yaptıktan sonra, onları kategorilere ayırıyoruz ve o şekilde davranıyoruz. Ve sonra baktığımızda sadece, ayırdığımız şekilde duran bizden ayrı birçok insan görüyoruz. Gerçeği anlamanın en dramatik yönlerinden biri de başka bir insanla bir şeyler paylaşmak ve ansızın ortak yönlerinizin olduğunu görmek, sizden farklı olmadığını anlamaktır. Anlamamız gereken gerçek; senin içindeki cevher de, benim içimdeki cevher de aynı, tek. Anlamamız gereken, bir başkası yok. Aslında herkes tek. Ben Richard Albert olarak doğmadım, ben sadece bir insan olarak doğdum ve bütün bu, “Ben kimim?”, “İyi miyim Kötü müyüm?”, “Başarabilir miyim? Başaramaz mıyım?” safhasını sonradan öğrendim. Hepsi bu yolculuk boyunca öğrenildi. Dr.Richard Albert

— Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak. Jimi Hendrix

— Ne Irkçılık, ne cinsel ve dinsel istismar ne de aşırı milliyetçi hareket eskisi gibi işlememeye başladı. Dünyayı tek bir organizma olarak gören yeni bir bilinç gelişti, ve bu bilinç fark etti ki, savaş içindeki bir organizma kendini yok eder. Carl Sagan – 1934-1996

— Bill Hicks eskiden şovlarını şöyle bitirirdi: “Hayat lunaparkta bir gezinti gibidir, ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürsün, çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. Gezinti bir yukarı, bir aşağı devam eder, döner ve döner, seni heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doludur. Ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. Bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar: Bu gerçek mi? Yoksa sadece bir gezinti mi? Ve aralarından cevabı hatırlayan insanlar geriye dönüp şöyle derler: Hey, merak etme, korkma sakın. Çünkü bu sadece bir gezinti. Ve biz bu insanları öldürdük. Susturun şunu! Ben bu gezintiye çok fazla yatırım yaptım, susturun şunu!

— (Resim: Mahatma Gandhi – 1869-1948) Şu çatılmış kaşlarıma bakın.(Resim: Martin Luther King, Jr – 1929-1968) Şu büyük banka hesabıma ve aileme bir bakın, bu gerçek olmalı. Bu sadece bir gezinti. Ama bunu bize anlatmaya çalışan bütün iyi adamları öldürdük, (Resim: John Lennon – 1940-1980) hiç fark ettiniz mi? Ve şeytanın fitne tohumları ekmesine izin verdik. Ama önemli değil, çünkü bu sadece bir gezinti ve bunu istediğimiz zaman değiştirebiliriz.

Bu sadece seçim meselesi.

Çaba yok, çalışmak yok, iş yok, para kazanmak yok.

Şimdi seçim yapın.

Korku ve Sevgi arasında. Bill Hicks – 1961-1994 Devrim, şimdi.


İçerik Zeitgeist belgeselinin www.BParlan.com tarafından düzenlenen altyazısından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 Tümü