Zeitgeist Addendum

4 Aralık 2010 0 Yazar: Alıntı

Giriş

Parasal sistem ve çöküşü, John Perkins (ajan – ekonomik tetikçi) ile röportaj, Jacque Fresco tarafından üretilmiş Venüs Projesi ve doğa kanunları ile iç içe yaşam.

-Eski (düzen/yapı) ırkçı, cinsiyetçi ya da dinci şovenizme hitap ediyor, milliyetçilik ateşini körüklemek artık işe yaramamaya başlıyor. (Carl Sagan)

-Kim olduğum, iyi mi yoksa kötü mü olduğum meselesi veya başarılı olup olamadığım, bunların tümü yol boyunca öğrenilmekte. Bu sadece bir yolculuk Ve istediğimiz herhangi bir zamanda değiştirebiliriz. Bu sadece seçim. Çaba, çalışma, iş, para biriktirmek değil. (Bill Hicks)

-Fark ettim ki oyunu yanlış anlamışım. Oyun hâlihazırda ne olduğumu bulmaktı. (Dr. Richard Albert)

-İnsan bilincinde radikal bir devrim meydana getirmenin ne kadar önemli olduğunu görüyorduk. Bu kriz bir bilinç krizidir. Öyle bir kriz ki, artık, eski kuralları, eski kalıpları, eskiden kalma gelenekleri kabul etmiyor. Ve dünyanın bunca sefalet, çatışma, yıkıcı zulüm, saldırganlık vesaire ile bugünkü haline bakınca… İnsanlık hala eskiden olduğu gibi. Hala zalim, zorba, saldırgan, aç gözlü, rekabetçi ve bu hatlar ekseninde bir toplum inşa etmiş.

I. Bölüm
Para Düzeni

Ciddi anlamda hastalıklı bir topluma iyi uyum sağlamış olmak sağlıklılığın bir ölçüsü değildir. (Jiddu Krishnamurti)

Bugünkü toplum, bir dizi müesseselerden oluşmakta. Siyasi, hukuki ve dini müesseselerden, Sosyal sınıf, ortak değerler ve mesleki uzmanlaşma müesseselerine… Bu gelenekselleşmiş yapıların anlayışımızı ve bakış açımızı şekillendirmede büyük etki sahibi olduğu aşikâr.

Yine de, içinde doğduğumuz, taraflarınca yönetildiğimiz ve bağlı olarak şartlandırıldığımız tüm bu müesseseler arasında, para sistemi kadar sorgulanmadan kabul gören ve yanlış anlaşılmış bir sistem daha yok gibi görünüyor. Neredeyse bir dine dönüşen kökleşmiş parasal sistem, Dünya üzerinde en az sorgulanan inanç sistemlerinden biri. Paranın nasıl yaratıldığı, onu yöneten politikalar ve toplumu gerçekte ne kadar etkilediği, nüfusun büyük bir bölümünün kayıtsız kaldığı meseleler.

Nüfusun %1’inin dünya zenginliklerinin %40’ına sahip olduğu, her gün 34.000 çocuğun yoksulluk ve önlenebilir hastalıklardan öldüğü ve nüfusun %50’sinin günde 2 dolardan az kazandığı bir dünyada bir nokta çok açık: Bu işte büyük bir yanlışlık var.

Farkında olalım ya da olmayalım, sistemin ve toplumun can damarı para. Bu nedenle, parasal sistemin nasıl işlediğini anlamak neden bu şekilde yaşadığımızı anlamamız açısından çok önemli. Ne yazık ki ekonomi genellikle karmaşık ve sıkıcı olarak algılanır. Bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik terimler ve göz korkutucu matematik, insanları, anlama çabalarından caydırır. Fakat gerçekte, ekonomik sisteme yakıştırılan karmaşıklık sadece bir maskeden ibaret. İnsanlığın katlanmak zorunda kaldığı en paralize edici yapıyı gizlemek üzere tasarlanmış bir sistem.

-Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz. Johann Wolfgang Von Goethe – 1749-1832

FED

Birkaç sene önce, Amerikan merkez bankası “FED”, “Modern Para Çarkı” isimli bir belge yayınladı. Bu yayın, kurumsallaşmış para yaratım sürecini, FED ve desteklediği küresel ticari bankalar tarafından uygulandığı şeklinde anlatıyordu. Döküman giriş sayfasında amacını şöyle açıklıyor:

Bu dökümanın amacı, kısmi rezerv sisteminde temel para yaratma sürecini açıklamaktır. Daha sonra birtakım bankacılık terimleri ile örnekleyerek kısmi rezerv sistemini açıklar.

Anlaşılır dilde tercümesi aşağı yukarı şöyledir. Amerika hükümeti bir miktar paraya ihtiyacı olduğuna karar verir, Amerikan merkez bankası’nı (FED) arar ve diyelim ki 10 milyar dolar ister. FED cevaplar ve der ki; ” Tabi ki, sizden 10 milyar dolarlık devlet tahvili satın alırız”. Böylece Amerikan hükümeti bir miktar kâğıt alır, üzerlerine birtakım resmi görünen tasarımlar yapar ve onları hazine tahvili olarak isimlendirir. Daha sonra bu tahvillerin toplam değerini 10 milyar dolar olarak belirler ve FED’e gönderir. Karşılığında FED çalışanları da onlar için birtakım etkileyici kâğıt parçaları çıkarır. Bu sefer onlara kâğıt banknot derler. Toplam değerleri 10 milyar dolar olarak belirlenir. FED daha sonra bu kâğıt banknotları hazine tahvilleri ile takas eder. Bu takas tamamlandığında, Hükümet, 10 milyar dolar değerindeki banknotları alır ve bir banka hesabına yatırır. Bu işlemden sonra, kâğıt banknotlar resmen para haline dönüşür. 10 milyar dolar Amerikan para kaynağına eklenir.

Ve işte, 10 milyar dolar değerinde yeni para yaratılmış oldu. Tabi ki bu örnek sadece bir genellemedir. Gerçekte tüm bu işlemler elektronik ortamda gerçekleşecekti. Kâğıt hiçbir zaman kullanılmaz. Aslında Amerikan para kaynaklarının sadece %3’ü basılı para olarak mevcuttur. Diğer %97’lik kısım sadece elektronik ortamda bulunur. Hazine tahvilleri tasarım olarak borç enstrümanlarıdır. FED bu tahvilleri, havadan yarattığı para ile satın aldığında, hükümet aslında tüm bu parayı FED’e geri ödeyeceğine dair söz verir. Başka bir deyişle; para, borç ile yaratılır. Paranın veya bir artı değerin borçtan veya yükümlülükten yaratıldığı paradoksu, insanın kafasını karıştırabilir. İlerleyen dakikalarda biraz daha zihin egzersizi ile konu daha da netleşecektir. Böylece takas gerçekleşti. Ve şimdi 10 milyar dolar bir banka hesabında bulunuyor. İşte bu noktada işler gerçekten ilginçleşiyor. Kısmi rezerv uygulamasına dayanarak, o, 10 milyar dolarlık hesap bir anda bankanın rezervi haline gelir. Tıpkı bankadaki diğer hesaplar gibi ve Modern Para Çarkı kitapçığında belirtilen para rezervi gereksinimlerine göre “Bir banka, mevcut banka hesaplarına karşılık yasal olarak belirlenmiş oranda rezerv bulundurmak zorundadır.” Ardından bunu sayısallaştırarak belirtir. “Mevcut yönetmelikte, hesaplar karşılığında gereken para rezervi oranı %10’dur.” Bu şu anlama gelir; 10 milyar dolarlık bir hesap için gereken rezerv miktarı %10, yani 1 milyar dolardır ve bu gerekli rezerv olarak saklanır. Fakat geriye kalan 9 milyar dolar, fazla rezerv olarak değerlendirilir ve yeni krediler vermek için kaynak olarak kullanılır.

Şimdi, bu 9 milyar dolarlık rezervin ilk baştaki 10 milyar dolardan geldiğini varsayarsak mantıklı olabilir. Fakat işin aslı gerçekte öyle değildir. Gerçekte olan, 9 milyar dolar, mevcut hesapta bulunan 10 milyar dolara dayanarak havadan yaratılır. İşte bu şekilde para kaynağı şişirilir. Modern Para çarkı kitapçığında da belirtildiği gibi, Tabii ki onlar yani “Bankalar” aslında hesaplarında bulunan parayı kredi olarak vermezler. Eğer bunu yapmış olsalardı, yeni para üretmeye gerek kalmazdı. Kredi verdiklerinde gerçek yaptıkları, emre yazılı senet kabul etmektir. Yani “kredi kontratları” karşılığında ödünç alanın hesabına krediyi yani “parayı” aktarırlar. Başka bir deyişle, 9 milyar dolar havadan yaratılabilir. Basitçe sadece böyle bir krediye ihtiyaç ve hâlihazırda rezerv gereksinimini sağlayan 10 milyar dolarlık bir hesap olduğundan.

Şimdi diyelim biri bu bankaya gitti ve havadan yaratılmış 9 milyar dolarlık krediyi ödünç aldı. Normal olarak çektiği bu krediyi alır ve kendi bankasının hesabına yatırır. Ve işlem gene kendini tekrar eder. Yatırılan o 9 milyar dolar bankanın rezervi olur. %10’u rezerv olarak izole edilir ve 9 milyarın %90’ı yani 8,1 milyar doları, yeni krediler vermek için kaynak olarak kullanılır. Ve tabi ki bu 8,1 milyar dolar kredi olarak verilip tekrar bir bankaya yatırıldığında 7,2 milyar daha sonra aynı işlemle 6,5 milyar sonra 5,9 milyar vesaire vesaire…

Bu para yatırma, yoktan kredi verme döngüsü teknik olarak sonsuza kadar gidebilir. Matematiksel hesaplama ile 10 milyar dolar rezerv ile 90 milyar dolar yaratılabilir. Başka bir deyiş ile Bankacılık sistemi içine giren her para hesabının dokuz katı para havadan yaratılabilir.

Şimdi, kısmi rezerv bankacılık sisteminde paranın nasıl yaratıldığını anladık. Aklınıza mantıklı bir soru takılabilir. Bu havadan yaratılmış paranın değeri nerden geliyor? Cevap: tabiî ki mevcut olan paradan. Aslında yeni yaratılan para, sirkülâsyonda olan mevcut paranın değerini çalıyor. Para havuzu, mevcut mal ve servislere olan talep hesaba katılmaksızın şişiriliyor. Ve arz ile talep dengeyi oluşturduğu için, fiyatlar artıyor, her bir doların satın alma gücü düşüyor. İşte buna genel olarak enflasyon deniyor. Aslında enflasyon, halkın sırtına yüklenmiş gizli bir vergidir.

Rep. Ron Paul: “Genelde aldığımız tavsiye nedir? Evet, parayı şişirelim. Paranın değeri ile oynayalım demezler, paranın değerini düşürelim demezler, güvende olan insanları kandıralım demezler, faizleri düşürelim derler. Gerçek aldatma, paranın değeri ile oynadığımızda gerçekleşir. Havadan para ürettiğimizde, hiçbir birikimimiz yoktur. Sadece “sermaye” vardır. Özetle sorum şu; Enflasyon sorununu ki bu sorun para havuzunun şişirilmesidir, daha fazla para basıp daha fazla enflasyon üreterek nasıl çözmeyi bekliyorsunuz?

Tabi ki çözemeyeceksiniz. Enflasyon, kısmi rezerv sistemine dayanan finansal sistemin yapısında vardır. Para kaynağını artırmak için, ekonomideki mal ve hizmetin orantılı genişlemesinin dışında, her zaman paranın değeri düşürülecektir. Aslında, Amerikan Doları’nın, para kaynağına karşı tarihi değerlerine göz atacak olursak kesin olarak bu nokta kendini gösterecektir. Ters ilişkisi ise belli. 1913’de 1 dolar’ın değeri için 2007’de 21.60 dolar gerekiyor. Bu, Federal Rezerv ortaya çıktığından beri yüzde 96 devalüasyon demektir. Şimdi, eğer bu sürekli devam eden enflasyon gerçeğiyse, saçma ve ekonomik olarak kendine zarar verdiği gözüküyor. Bunu bir düşünün. Bu saçmalık, finansal sistemimizin gerçekte nasıl yönetildiğine dair imajını zedeliyor.

Finansal sistemimizde para borçtur, borç da para. Birleşik Devletler’de 1950 – 2006 yılları arası para arzı ile zaman aralığındaki Birleşik Devletler ulusal borç grafiklerinin eğilimleri hemen hemen aynıdır. Ne kadar para varsa, o kadar borç vardır. Ne kadar borç varsa, o kadar para vardır. Başka bir açıdan bakarsak, cüzdanınızdaki her bir dolar, birisinin birisine borcudur. Hatırlamak gerekirse: Paranın var olabilmesinin tek yolu, kredilerden geçer. Bu yüzden, hükümet dâhil ülkedeki herkes tüm borçlarını ödeyebilecek durumda olsaydı, piyasada dönen tek bir dolar bile olmazdı.

-Eğer para sistemimizde borç olmasaydı, ortada hiç para olmazdı. (Marriner Eccies – FED Yöneticisi 30 Eylül 1941)

Aslında, Amerikan tarihinde tüm ulusal borcun tamamıyla ödenmesi, en son, 1835’te başkan Andrew Jackson’un o zaman ki merkez bankasını kapatmasından sonra gerçekleşmişti. Doğrusu, Jackson’un tüm politik planı, merkez bankasını kapatma vaadi etrafında dönüyordu. Şu noktadan başlayarak: “Şimdiki bankanın küstah çabaları hükümeti kontrol altına aldı, fakat Amerikan halkını bekleyen kader, bu kurumun gerekliliğine inandırılması veya benzer bir diğerinin kurulmasıdır.” Maalesef bu mesaj çok uzun yaşamadı ve uluslararası bankacılar 1913’te yeni bir merkez bankası kurmayı başardılar.

“FED”.

Bu kurum var olduğu sürece, daimi borç garantidir. Böylece, paranın kredilerle oluşan borçtan yaratıldığı gerçeğini görmüş olduk. Bu krediler bir bankanın rezervlerini temel alır ve rezervler, depozitlerden türetilmiştir. Bu kademeli rezerv sistemine göre, bir depozit orijinal değerinin 9 katına kadar para yaratabilir. Sırasıyla, var olan para arzını azaltmak, sokakta ücretleri artırır. Ardından, borçtan yaratılan ve ticarette dönen tüm bu para ile, insanlar asıl borçlarından ayrılmış hale gelir. İnsanlar hayat pahalılığından korunabilmek için, para arzından yeterince para çektiklerinde, bir eşitsizlik meydana geliyor. Bu büyük çürümüş ve yozlaşmış manzaraya baktığımızda, geride hala ihmal ettiğimiz bir denklem kalıyor. Ve sistemin bu öğesi, sistemin hilekar doğasını açıkça ortaya çıkarıyor:

“Faiz”

Hükümet FED’den para ödünç aldığında veya bir kişi bir bankadan para ödünç aldığında, bu parayı her zaman ham bir faizle geri ödemek zorundadır. Diğer bir deyişle, neredeyse varolan her bir dolar, eninde sonunda faizi ödenmiş olarak bir bankaya dönmek zorundadır. Ancak, Eğer tüm para Merkez Bankası’ndan ödünç alınmışsa ve ticari bankalar tarafından kredilerle genişletilmişse, “sermaye” olması gereken para, para arzının içinde yaratılmış demektir. Öyleyse, ortaya çıkan tüm bu faizleri kapatacak para nerede? Hiçbir yerde. Hiç varolmadı. Bu dallanmalar çok şaşırtıcı seviyede. Bankalara geri ödenenen paranın miktarı, piyasada dönen paranın miktarını her zaman aşacaktır. Işte bu, sabit bir ekonomide enflasyonun ortaya çıkmasının sebebidir. Faiz nedeniyle ortaya çıkan sürekli bütçe açığını kapatmak için, her zaman yeni paraya ihtiyaç duyulur. Bu aynı zamanda, matematiksel olarak iflas kurumunun sistemdeki tam tarifi anlamına gelir.

Toplumda kısa çöpü çekenler her zaman fakirler olacaktır. Bu “köşe kapmaca” oyununa benzer: Müzik durduğunda, biri dışarıda kalır. Bu önemli bir noktadır. Bu bankalara başlı başına sürekli servet akışı sağlar. Dolayısıyla, eğer mortgage ödemenizi yapamazsanız, mülkünüzü elinizden alırlar. Fark ettiğinizde öfkelenebilirsiniz ki; bu yalnızca kısmi rezerv sisteminin, sizi kaçınılmaz borç ödeyememeye sürüklemesi değil, aynı zamanda, bankanın size kredi olarak verdiği paranın, başından beri hiç var olmadığıdır.

1969’da bir Minnesota dava dosyası vardı, kredilerine ipotek gösterdiği için, bankanın evine el koyması ile mücadele eden Jerome Daly isimli bir adam ile ilgili. Savunduğu argüman, mortgage kontratının iki tarafının da, – ki bunlar kendisi ve bankadır -, takas sırasında ortaya kanuni mülk koyması gerektiğiydi. Bay Daly, paranın aslında bankanın mülkü olmadığını açıkladı. Bu yüzden, kredi anlaşması imzalandığında bu para havadan yaratılmıştı. “Modern Para Çarkı”nda krediler için ne beyan edildiğini hatırlayalım: Yaptıkları, borç verdiklerinde kredi tahsili için taahhütname senetleri almaktır. Rezervler kredi işlemleriyle değişmez. Fakat deposit krediler bankacılık sisteminin toptan depozitlerine ilave yenilerini oluşturur. Başka bir deyişle para kendi mal varlıklarından gelmez. Banka bunu basitçe uydurur, kendinden hiçbir şey koymaz. Kağıt üzerinde teorik bir taahhüt hariç. Dava ilerledi, bankanın şefi Bay Morgan davaya dâhil oldu. Yargıç kişisel notunda, banka müdürünün FED’in ortaklığıyla parayı yarattığını ve kendi muhasebe girişiyle kredilendirildiğini kabul ettiğini hatırlattı. Bay Morgan, ona bunu yapma hakkını veren hiçbir ABD yasa veya yetkisinin olmadığını kabul etti. Yasal bir bedel bulunmalı ve banknot olarak karşılanabilir olmalıdır. Jüri, yasal olmayan bir bedel olduğuna karar verdi ve kararı onayladı. Ayrıca şairane bir şekilde “sadece tanrının yoktan var edebileceğini” ekledi. Bundan sonra mahkeme bankanın icra isteğini reddetti ve Daly evini kurtardı.

Mahkemenin bu kararının anlamı çok büyüktür. Bankadan her para alışınızda, bu mortgage kredisi veya kredi kartı da olabilir, size verilen para sadece sahte olmayıp, yasalara da aykırıdır. Şu andan itibaren, geri ödeme kontratları başlangıçta kendi mal varlıkları olmayan paraları veren bankalar için hükümsüzdür. Maalesef bu tip yasal hareketler baskılandı ve inkar edildi. Ve bu sahte servetin transferi ve sahte borçlar devam etmektedir. Bu da bizi en büyük soruya getiriyor:

Neden?

Amerikan sivil savaşı esnasında başkan Lincoln Avrupa tarafından teklif edilen yüksek faizli borçları pas geçti ve kurucu atalarının savunduğu şeyi yapmaya karar verdi. Bu, bağımsız ve doğasında borçlanma olmayan bir düzen yaratmaktı. Buna “Greenback” dendi. Bundan kısa bir süre sonra bir döküman özel İngiliz ve Amerikan banka faizleri arasında dolaşmaya başladı, şöyleydi:

“…kölelik fakat iş gücüne sahip çıkan ve işçinin haklarını gözetip güvene alarak yürüyen, Avrupa planı… O kapital maaşların kontrolüyle işçiyi kontrol edecek. Bu paranın kontrolüyle yapılabilir. Greenback’e izin verilmeyecekti… Bizim de kontrol edemediğimiz gibi”

Kısmi rezerv politikası, Dünya’daki bankaların çoğunluğuna yayılmış olan Federal Rezerv ile işlemektedir. Yani bu, modern kölelik sistemidir. Düşünün, para borçtan yaratıldı. İnsanlar borç içindeyken ne yaparlar? Geri ödeyebilmek ve çalışabilmek için boyun eğerler. Fakat para sadece borçla yaratılıyorsa, toplum nasıl borçlarından kurtulabilir? Kurtulamaz ve olay da bu. Mal varlığını kaybetme korkusu, elinde tutma çabası, sistemin doğasında olan enflasyon ve kaçınılmaz borç, para sisteminin kendisi tarafından yaratılmış kaçınılmaz kıtlık ve para arzının kendisi, asla geri ödenemeyecek faizlerden yaratılmıştır. Bu, hamster tekerleğinde koşan maaşlı köleleri, piramidin tepesindeki elitlere kar sağlayan imparatorluğun güçlü etkisiyle milyonlarcası gibi, hizada tutarak korkak kılar. Günün sonunda, kimin için çalışıyorsunuz?

Bankalar!

Bankada yaratılan para her zaman bankaya döner. Onlar destekledikleri şirketler ve hükümetlerle gerçek efendilerdir. Fiziki kölelik insanlara ev ve yemek vermeyi gerektirir. Ekonomik kölelik ise insanların kendi karınlarını doyurmalarını ve kendi evleri olmasını gerektirir. Bu, bugüne kadar toplumu kullanmak için yaratılmış en dâhiyane yöntemdir. Ve özünde, insanlığa karşı yürütülen gizli bir savaştır. Borç toplumları fethetmek ve köleleştirmek için kullanılan bir silahtır ve faiz onun birincil mermisidir. Dışarıdaki çoğunluk bu gerçeklerden bihaberken, bankalar, şirketler ve hükümetlerle gizli anlaşmalar ve tezgâhlar içindedir. Ekonomik savaş taktiklerini genişletmek ve mükemmelleştirmeye devam etmek için, yeni üsler kurarlar, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi. Ayrıca yeni bir asker icat ettiler; ekonomik suikastçi.

II. Bölüm
Ekonomik Suikastçi

-Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin 2 yolu vardır. Birisi kılıçla, diğeri borçla. (John Adams – 1735-1826)

John Perkins anlatıyor:

-Biz, ekonomik suikastçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve birçok farklı şekilde çalışırız. Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz, petrol gibi. Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka bir organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız, fakat para asla gerçekte o ülkeye gitmez. Ülke yerine o ülkede projeler yapan şirketlerimize gider. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar… Bu şekilde ABD şirketlerine ilaveten, az gelişmiş ülkedeki birkaç zengin insan da güzel para kazanır Ancak bunlar halkın yararına falan değildir, onlar bir fayda sağlamaz ancak bütün ülke bu borcun altına sokulur. Bu borç ödenemeyecek kadar büyüktür ve bu da planın bir parçasıdır… Geri ödeyemezler. Ardından, biz ekonomik suikastçiler gidip onlara deriz:

“Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var. Borcu ödeyemiyorsunuz.”

“O zaman petrolünüzü petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın.”

“Ülkenizde askeri üs kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin -Irak gibi- veya

“bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin”

-Elektrik şirketlerini özelleştiririz. Sularını ve kanalizasyon sistemlerini özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız. Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve Dünya Bankası bu şekilde çalışır. Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki ödenemez. Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler. Artık borç vermek için yeni isteklerde bulunabilirsiniz “bazı koşullar” öne sürer, “iyi yönetim” talep edersiniz (tanıdık geldi mi?) Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar. Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, bazen eğitim sistemleri de dahildir. Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız. Bu, ikili – üçlü – dörtlü bir darbedir!

İRAN 1953

-Ekonomik suikastçilere teamül 50’li yılların başlarında başladı. İran’da Musaddık demokrasiyle seçildiğinde, Orta Doğu’da ve tüm dünyada, demokrasi için bir ümit olarak görülmüştü. Time Dergisi’nde yılın adamıydı. Fakat düşüncelerinden ve uygulamaya başladığı fikirlerden birisi… Yabancı petrol şirketlerinin İranlılara petrol için bir sürü para ödemesiydi ve İranlılar kendi petrollerinden kar sağlayacaklardı. İlginç politika. Tabi ki biz bunu beğenmedik. Fakat normalde yaptığımız asker gönderme işinden korkuyorduk. Asker yerine CIA ajanı Kermit Roosvelt’i, Teddy Roosvelt’in akrabasını yolladık. Kermit birkaç milyon dolarla gitti, çok ama çok etkili ve becerikliydi, kısa bir süre sonra, Musaddık’ı devirdi. Iran Şahı’nı onunla değiştirdi. Şah her zaman petrol konusunda olumluydu ve bizim için çok verimliydi “İnsanlar Tahran’a yürüyorlardı. Subaylar, Musaddık’ın teslim olduğunu ve diktatörlük rejiminin sona erdiğini bağırıyordu. Şah’ın resimleri sokaklarda gezdirilerek duygular tersine çevirildi. Şah, evinde hoş karşılandı.” Washington’daki insanlar olanlara bakıp: “Vay! Ne kadar da kolay ve ucuz oldu” dediler. Böylece imparatorluk kurup ülkeleri yönlendirmek için bir sürü yeni yol bulundu. Bu işi yapan ajan Roosvelt’in tek problemi CIA kimliği taşımasıydı… eğer yakalanırsa, sonuçları çok ciddi olabilirdi. Hemen bir çözüm düşünüldü, artık özel danışmanlar parayı Dünya Bankası, IMF veya benzer diğer ajanslara kanalize edecek, onlar da benim gibi çalışan özel şirket çalışanlarını devreye sokacaktı. Böylece eğer yakalanırsak ortada hükümetle bağlantımız olmayacaktı.

GUATEMELA 1954

-Arbenz başkan olduğunca, Guatemela United Fruit Şirketi ve büyük uluslararası şirketlerin elindeydi. Arbenz geldi ve “Biz topraklarımızı insanlarımıza geri vermek istiyoruz.” İş başına geldiğinde tam da bunu yapmaya başladı, toprakları insanlara verdi. Elbette United Fruit bundan hiç hoşlanmadı, bir halkla ilişkiler firması kiraladılar ve ABD’de büyük bir kampanya başlattılar. ABD insanını, ABD halkını, ABD basınını ve ABD meclisini ikna etmek için. Böylece, Arbenz’in bir Sovyet kuklası olduğuna ikna ettiler. Bu yüzden de güçlü kalmasına izin verdik, Sovyetler bu yarı kürede güçlendiler. O noktada zamanla herkesin kafasında kırmızı terör, komünist terörün büyük korkusu yerleşti. Kısa kesmek gerekirse, bu kamusal ilişkiler kampanyası, CIA ve Asker üzerine bu adamın devrilmesi gerekliliği görevini yükledi. Ve yaptık. Uçaklar yolladık, askerler yolladık, çakallar yolladık, her şeyi onu devirmek için gönderdik ve devirdik. Görevinden ayrılır ayrılmaz, yeni gelen, her şeyi uluslararası şirketlere göre eski haline getirdi. United Fruit da bunların arasındaydı.

EKVADOR 1981

-Ekvador uzun yıllar ABD’nin kuklası diktatörler tarafından yönetildi. Sık sık da vahşice. Ardından, demokratik bir seçim yapmaya karar verdiler. Jaime Roldos kazandı ve temel amacı, bir başkanın olması gerektiği gibi, Ekvator’un kaynaklarının, insanlarına yardım için kullanılacağına emin olmak istiyordu. Çok ezici bir üstünlükle kazandı. Ekvator’da daha önce kimsenin alamadığı kadar çok oyla kazandı. Ve politikalarını uygulamaya başladı. Petrolden gelen karın insanlarına yardım için gideceğinden emin olmak. Biz ABD’de bunu beğenmedik. Roldos’u değiştirmek için bir sürü ekonomik suikastçilerden biri olarak ben gönderildim. Rüşvet vermek, farkına varmasını sağlamak, anlıyorsunuz. “Tamam, bildiğiniz gibi, çok zengin olabilirsiniz, siz ve aileniz, eğer bizim kuralımıza göre oynarsanız” “Fakat bu söz verdiğiniz politikayı sürdürmeye devam ederseniz, gidersiniz.” Dinlemedi…. Suikaste uğradı… Uçağı düşer düşmez bölge kordona alınmıştı. İzin verilen insanlar sadece yakındaki ABD birliğindeki askerlerdi ve bazı Ekvator askerleri. Soruşturma açıldığında, görgü tanıklarından ikisi araba kazasında ölmüştü. İfade verme şansları olmadan. Bir sürü garip şey etrafta olup bitti. Jaime Roldos’un suikasti. Bu davaya gerçekten bakan bir çok insanın, bunun bir suikast olduğundan hiç şüphe duymayacağından eminim. Tabi ki benim pozisyonumda bir ekonomik suikastçi olarak, Jaime’e bir şeyler olacağını daima biliyordum. Darbe veya suikast, emin değildim, fakat devrileceğini biliyordum, çünkü yozlaştırılamamıştı. Buna asla izin vermiyordu.

PANAMA 1981

-Omar Torrijos, Panama başkanıydı, Benim favorilerimdendi. Onu gerçekten çok beğeniyordum. Çok karizmatikti. Ülkesine gerçekten faydalı olmak istiyordu. onu yemlemeye ya da rüşvet vermeye çalıştığımda bana dedi ki: ” Bak John, – bana Juanito derdi – Dedi ki: “Bak Juanito, benim paraya ihtiyacım yok. İstediğim şey ülkem için, adilane ve kurallara uygun davranılması. ABD’ye, halkımı borçlandırarak yaptığı bu yıkımdan kurtarıp borçları geri ödemesi için ihtiyacım var. Diğer Latin Amerika ülkelerine yardım edebileceğim bir yerde olmaya ihtiyacım var; Özgürlüklerini kazanmaları ve kuzeyden gelen, korkunç varlıktan kurtulmaları için. Sizler bizleri kötü bir şeklide kullanıyorsunuz. Panama Kanalını Panamalı insanların ellerine geri vermem lazım. Benim istediğim budur. Beni yanlız bırak, biliyorsun, bana rüşvet vermeye çalışma. 1981’di ve Mayıs’ta, Jaime Roldos suikaste uğradı. ve Omar bunun farkındaydı. Torrijos, ailesini yanına aldı ve dedi ki: Muhtemelen sıradaki benim ama önemli değil, çünkü ben yapmak için geldiğim şeyi yaptım. Kanalı geri aldım. Kanal bizim elimizde olacak, Jimmy Carter’la görüşmeleri henüz bitirdik. Aynı yıl Haziran’da, sadece birkaç ay sonra, bir uçak kazasında öldü. CIA sponsorluğundaki çakallar tarafından yapıldığına hiç şüphe yoktu. Kanıtların çok büyük bir çoğunluğu, Torijjos’nun korumalarından birinin son anda tam uçağa binerken, bir kasetçalar verdiğini gösteriyordu. Küçük ama içinde bomba olan bir kasetçalar.

VENEZUELA 2002

-Bana göre ilginç olan, bu sistemin nasıl tamamen aynı şekilde işlediği. Yıllardır, ekonomik suikastçilerin sürekli daha iyiye gitmelerinden başka. Bu aralarda Venezüella’da olanın üstesinden geldik. 1998’de, Hugo Chavez başkan seçildi. Kendinden önceki bir sürü yoz başkanı takiben, ülkenin ekonomisi mahvoldu ve battı. Ve Chavez bu olanların ortasında seçildi. Chavez, ABD’ye karşı ayaklandı. Bunu Venezüella petrolünün Venezüella insanı için, kullanılmasını talep ederek yaptı. Tabi ki, ABD’de biz bunu beğenmedik. 2002’de, CIA destekli olduğu, diğer birçok insanın da kafasında olduğu gibi, benim kafamda da hiç şüphe bırakmayan bir hükümet darbesi oldu. İnsanları darbeye kışkırtma yolu, Kermit Roosvelt’in İran’da yaptığına çok benzerdi. İnsanlara sokaklara çıkmaları için para ödendi. İsyan için, protesto için, Chavez’in istenmediğini söylemeleri için. Eğer bunu yapmaları için birkaç bin insanı toplarsanız, televizyon bunu bütün ülkeye duyurur ve, olaylar mantar gibi yayılmaya başlar. Chavez’in olayında faklı olan, yeteri kadar zekiydi ve insanlar arkasında sağlam duruyorlardı. Bu şeklide üstesinden geldiler. Bu olay Latin Amerika tarihinde olağanüstü şaşılacak bir andır.

IRAK 2003

-Irak, aslında bu yolun mükemmel bir örneği. Bütün sistem çalışıyor. Biz, ekonomik suikastçiler ilk sıra defansız. İçeri gireriz ve hükümeti satın almaya çalışırız. Sonrasında onları kullanmamızı sağlayacak, büyük borçlar almaya ikna ederiz. Başaramazsak, benim Omar Torrijos ile Panama’da ve Ekvator’da Jaime Roldos’la başaramadığım gibi, satın alınmayı reddeden adamlar, o zaman ikinci sıra defans olarak çakalları yollarız. Çakallar hükümeti devirirler veya suikast düzenlerler. Başarıldığında ve yeni hükümet geldiğinde, işler son derece basitleşir. Çünkü yeni gelen başkan eğer istenilenleri yapmazsa başına ne geleceğini bilir. Irak’ta bunların ikisi de çuvalladı. Ekonomik suikastçiler Saddam Hüseyin’e ulaşmayı başaramadılar. Onun da Suudiler’in kabul ettiğininkine çok benzer bir anlaşmayı kabul etmesi için çok uğraştık. Ama kabul etmedi ve çakallar onu almak için gittiler. Yapamadılar. Çok iyi korunuyordu. Bir keresinde CIA için çalışmıştı, eski Irak başkanına suikast düzenlemesi için kiralanmıştı ve çuvalladı. Fakat sistemi biliyordu. 91’de, askerleri gönderdik ve Irak ordusunu devirdik. O noktada sandık ki, Saddam Hüseyin ortaya çıkacak. O anda onu tabi ki alabilirdik, ama bunu istemiyorduk. Sevdiğimiz güçlü adamların özelliğindeydi. İnsanlarını kontrol edebiliyordu. Kürtleri kontrol edebileceğini düşündük, İranlıları sınırlarında tuttuk ve bize petrol pompalamalarını devam ettirdik. Fakat, ardından orduyu oradan çektiğimizde tekrar dirildi. Böylece ekonomik suikastçiler, 90’larda başarısız olarak geri döndüler. Eğer başarmış olsalardı, hala ülkesini yönetiyor olacaktı. Bizde ona istediği savaş uçaklarını satıyor olacaktık. Ama başaramadılar. Çakallar onu deviremedi, bir kez daha askerleri yolladık ve bu sefer işi tamamladık. Onu devirdik. İlerleyen süre içinde kendimize çok ama çok karlı bir imar anlaşması yaptık. Yıktığımız ülkeyi baştan inşa etmek. Bu, eğer büyük inşaat şirketleriniz varsa, çok iyi bir anlaşmadır. Böylece Irak 3 aşama gösterdi. Ekonomik suikastçiler başarısız oldu. Çakallar çuvalladı. Ve finalde asker girdi.

-Bu yolla gerçek bir imparatorluk yarattık. Bunu çok ama çok kurnazca yaptık. Gizli kapaklıydı. Geçmişteki bütün imparatorluklar ordu üzerine kurulmuştu. Herkes böyle olduğunu biliyordu. İngilizler kurulurken bunu biliyorlardı, Fransızlar, Almanlar, Romalılar, Yunanlılar… ve bununla gurur duyuyorlardı. Her zaman bazı mazeretleri vardı. Uygarlığı yaymak, dini yaymak ve bunlar gibi, fakat bunu bilerek yapıyorlardı. Biz ise bilmeden. ABD’deki insanların çoğunluğunun, gizli kapaklı bir imparatorluğun faydalarıyla yaşadığı konusunda en ufak bir fikri bile yoktur. Dünyada bugün, daha önce olduğundan çok daha fazla kölelik söz konusu. O zaman kendi kendinize sormalısınız; Peki, eğer bu bir imparatorluksa imparator kim? Belli ki ABD başkanlarımız imparator değiller. Bir imparator seçilmemiştir ve sınırlı bir süre için hizmet etmez ve kimseye hesap vermek zorunda değildir. Bu nedenle başkanlarımızı böyle sınıflandıramazsınız. Fakat elimizde benim imparatora eşit olduğunu düşündüğüm ve “Şirketokrasi” olarak adlandırdığım düzen var. Şirketokrasi, bizim büyük şirketlerimizi yöneten kişilerden oluşan bir gruptur. Bu imparatorluğun imparatoru gibi davranırlar. Medyamızı kontrol ederler, mülkiyet edinmeyi veya reklamcılığı da. Politikacılarımızın çoğunu kontrol ederler, çünkü onların seçim kampanyalarını desteklerler. Gerek, doğrudan şirketleri, gerek, şirketlerin dışından gelen kişisel girişimlerle. Seçilmemişlerdir, sınırlı bir süre için hizmet etmezler, kimseye hesap vermezler ve Şirketokrasi’nin en tepesini gerçekten anlatamazsınız. Özel bir şirket için çalışan biri mi, yoksa hükümet mi, çünkü onlar daima ileri geri hareket ederler. Bir bakarsınız Haliburton gibi büyük bir inşaat şirketinin başkanı olan biri var ve bir sonraki sefer ABD başkan yardımcısı. Veya petrol işinin içinde olan bir başkan.

-Sizin Beyaz Saray’a demokratları mı cumhuriyetçileri mi aldığınızın önemi yoktur. Bu hareket döner kapının etrafında olmak gibidir ve hükümetimiz çoğu zaman görünmezdir. Politikaları bir seviyeden bir diğerine, şirketler tarafından yürütülür. Hükümetin politikaları basitçe, Şirketokrasi tarafından üretilir ve ardından hükümete sunulur. Ardından hükümet politikası haline gelirler. Burada inanılmaz örtülenmiş bir ilişki vardır. Bu komplo teorisi değil, olan şeydir. Bu insanlar bir araya gelmek zorunda değildir. Onların hepsi, temelde başlıca bir görev altında çalışırlar; o da karlarını daha fazla arttırmaktır. Sosyal ve çevresel sonuçları ne olursa olsun.

Küreselleşme

“Şirketokrasi” tarafından kullanılan borç, rüşvet ve hükümeti devirme gibi enstrümanlara, “Küreselleşme” denir. Federal Rezerv’in Amerikan halkını resmi senetlerle, borçlarla, enflasyonla ve faizle belirli pozisyonda tutması gibi, Dünya Bankası ve IMF bu rolü küresel ölçekte üstlenir. Temeli çok basittir: Bir ülkeyi borca sokun ve parçalayın veya liderine rüşvet verin. Sonrada kendi şartlarınızı veya politikalarınızı empoze edin. Bu sıklıkla şuna bağlıdır: Parada değer düşürme (kur ayarlaması,devalüasyon). Tedavüldeki paranın değeri düştüğünde, onunla değerlenen her şeyin değeri de düşer. Yerel kaynakların, değerinin çok çok azına, sömürücü ülkeler için uygun hale gelmesini sağlar. Sosyal programlar için büyük parasal kaynak kesintileri, bu genellikle eğitim ve sağlığı da kapsar, uyumlu ve birbirine bağlı toplumu çökerterek, sömürüye hazır hale getirir. Devlete ait yatırımların özelleştirilmesi, bu sosyal olarak önemli sistemlerin satın alınabilmesi ve yabancı şirketlerin çıkarlarına göre ayarlanması anlamına gelmektedir. Örneğin 1999’da, Dünya Bankası, Bolivya hükümetine üçüncü büyük şehrinin genel su sistemini “Bechtel” adlı ABD şirketine satması için ısrar etti. Bunun hemen ardından zaten fakirleşmiş olan halkın su faturaları patladı. Bu Bechtel sözleşmesi iptal edilene kadar, isyan bütün topluma yayıldı.

Ticaret liberalleştirilir veya ekonomi yabancıların ticaretiyle ilgili tüm kısıtlamalar kaldırılarak açık hale getirilir. Bu bir seri yolsuz ekonomik alametlere izin verir. Uluslararası şirketlerin, yerli ekonomiyi mahvedecek ve üretimi azaltacak şekilde, kendi seri üretim mallarını getirmeleri gibi. Jamaika bir örnektir, Dünya Bankası’nın kredilerini ve şartlarını kabul ettiğinden bu yana, batılı ithalatçılarla rekabetten dolayı sahip olduğu en büyük getirisi olan marketlerini kaybetti. Bugün sayısız çiftçi işsiz kaldı ve onlar, büyük şirketlerle yarışamazlar. Bir diğer varyasyonsa bir sürü kayıt dışı, düzenli olmayan, insanlık dışı, zorla yaratılmış, ekonomik zorlukların avantajını kullanabilecek az maaş verilip çok çalıştırılan fabrikalar yapmaktır. Fabrikaların hükümet denetimine tabi olmamasının bir sonucu olarak, çevresel yıkım kaçınılmazdır. Aç gözlü şirketler, bir ülkenin kaynaklarını sömürürken, kasıtlı olarak, büyük boyutlarda çevre kirlenmesine sebep olurlar.

-Dünya tarihindeki en büyük çevresel suç, bugün 30.000 Ekvatorlu ve Amazonlu’ya karşı, Texaco tarafından işleniyor. Chevron’a ait olan fakat Texaco tarafından yürütülen aktivitelerde, Exxo Valdez’in Alaska sahiline döktüğü pislikten 18 kat fazla pislik hesapladılar. Ekvator’daki dava bir kaza değildi. Petrol şirketleri bunu bile bile yaptı; bunu para kazanmak için yapıyorlardı. (John Perkins)

Bunun yanı sıra, Dünya Bankası’nın performans kaydına şöyle bir göz atacak olursak, bu kurumun fakir ülkeleri kalkındırmak ve yoksulluğu azaltmak adına hiçbir şey yapmadığı, ama yoksulluk ve para açığının giderek arttığı görülür… Şirketlerin karları zirve yaparken…

1960’da en zengin ve en fakir beş ülkenin aralarındaki gelir oranı 30’a 1’di. 1998’de bu oran 74’e 1’dir. Küresel GSMH, 1970 ve 1985 arasında %40 arttı ve bu arada yoksulluk da %17 arttı. 1985’ten 2000’e kadar günde 1 dolardan aza yaşayan insan sayısı %18 arttı. Bunlara rağmen ABD Meclisi Birleşik Ekonomi Komitesi Dünya Bankası’nın projelerinde en az %40 başarı olduğunu ilan etti. 1960’ların sonlarında Dünya Bankası, Ekvator’da büyük borçlanma yarattı. 30 yıl süresince yoksulluk %50’den %70’e yükseldi. İşsizlik oranı %15’den %70’e çıktı. Ulusal borç 240 milyon dolardan 16 “milyar” dolara yükseldi. Kaynakların paylaşımdan fakirlerin payına düşen miktar %20’den %6’ya düştü. Buna bağlı olarak, 2000 yılı itibariyle, Ekvator ulusal bütçesinin %50’si borçların ödenmesine ayrılmak zorundaydı.

Dünya Bankası’nın aslında ne olduğunu anlamak gerçekten önemlidir, aslen bir ABD bankasıdır ve ABD’yi destekler. ABD karalar üzerindeki veto gücünü elinde tuttuğundan Kapitalizmin en büyük destekçisidir. Peki parayı nereden kazanır? Tahmin ettiğiniz gibi; kısmi rezerv bankacılık sistemi sayesinde havadan elde eder. Yıllık GSYIH’ye göre Dünyanın en iyi 100 ekonomisinin 51 tanesi şirketlerdir ve bu 51 şirketin 47 tanesi ABD tabanlıdır. Walmart, General Motors ve Exxon, Suudi Arabistan, Polonya, Norveç, Güney Afrika, Finlandiya, Endonezya ve daha bir çok ülkeden daha güçlüdür. Koruyucu ticaret kuralları yıkıldı, paralar değişken pazarlarda manipule edildi ve ülke ekonomileri, küresel kapitalizmin elinde yıkıldı. İmparatorluk genişledi.

-Yirmi bir inç küçük ekranınızın önünde ayağa kalkıp, Amerika ve demokrasi hakkında feryat ettiniz! Amerika yok! Demokrasi yok! Sadece IBM, ITT, AT&T, Dupont, Dow, Union Carbine ve Exxon var. Günümüz dünyasının ulusları bunlardır. Ruslar, Meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsun? Karl Marx mı? Onlar da tıpkı bizler gibi program tablolarını çıkarıyor, teoriler geliştiriyor, çözümler geliştiriyor, ticari işlerinin ve yatırımlarının fiyat-maliyet olabilirlikleri üzerinde çalışıyorlar. Artık ulusların ve fikirlerin dünyasında yaşamıyoruz Bay Beale. Dünya, iş dünyasının kanunları ile tanımlanan bir şirketler birliği. Dünya bir iş, Mr. Beale. Dünya bir iştir, Bay Beale. (Network MGM, 1976)

-Bütüne bakarsak, Dünya’ya bütün olarak entegrasyon, özellikle ekonomik küreselleşme kuralları çerçevesinde ve serbest piyasa kapitalizminin efsanevi nitelikleriyledir. Gerçek bir imparatorluk sunar. Çok azı Dünya Bankası, IMF veya Dünya Ticaret Örgütü gibi, uluslararası finans kurumlarının, yapısal anlaşmaları ve şartlarından kaçabilmiştir. Yine de ekonomik küreselleşmenin ne olduğunun anlatmaya yetersiz. Küreselleşmenin gücü böyle iken muhtemelen bizler ilerde entegrasyonu düzensizce de olsa dünyadaki bütün ulusal ekonomilerin tek bir küresel serbest pazar sisteminde birleşmesinde göreceğiz. (Jim Garrision-President, State of the World Forum)

Dünya, yaşamak için gereksindiğimiz kaynaklara hakim olan bir avuç iş adamı tarafından ele geçiriliyor. İhtiyacımız olan kaynakları elde etmek için gereken parayı kontrol ediyorlar. En sonunda insan hayatı yerine finans ve şirket gücü üzerine kurulu dünya tekeli olacak. Eşitsizlik arttıkça, doğal olarak daha fazla insan çaresiz hale geliyor. Sistemi sorgulamaya kalkan birini kontrol altına almak için, yeni bir yol buldular. Terörist’i dünyaya getirdiler.

Terörist

Terörist tabiri hükümete baş kaldıran kişi veya gruplar için uydurulmuştur. Bunu uydurulmuş El Kaide ile karıştırmamak lazım. El Kaide, aslen 1980’lerde ABD tarafından desteklenen Mudjahedeen’in bilgisayar kayıtlarındaki adıdır.

-Gerçek şudur ki: ortada El Kaide denen İslami bir ordu veya grup diye bir şey yoktur. Ve hiçbir istihbarat subayının bu örgütten haberi yoktur. Fakat ortada halkın varlığına inandırıldığı bir propaganda kampanyası vardır. Bu propagandanın arkasındaki ülke ABD’dir. (Pierre Henry Bunel-Eski Fransız Askeri İstihbaratçısı)

2007’de, Savunma Bakanlığı küresel teröre karşı olan savaş için 161.8 milyar dolar aldı. Ulusal anti-terör merkezine göre, 2004’te uluslararası çapta, 2000 kişi terörist eylemler içinde olduğu sanılarak öldürüldü. bu rakamın 70’i Amerikalıydı. Ortalama bir rakam olarak ki kesinlikle daha azdır, bir yılda yer fıstığı alerjisinden ölen insan sayısı, terörist eylemlerden ölenlerin 2 katıdır. Aynı zamanda Amerika’daki başlıca ölüm sebebi kalp-damar hastalıklarıdır, kabaca yılda 450.000 kişi ölmektedir. 2007’de hükümetin bu konuyu araştırmak için tahsis ettiği para ise yaklaşık 3 milyar dolardır. Bu demek oluyor ki ABD hükümeti 2007’de terörü önlemek adına 54 kat daha fazla para harcamıştır. Her yıl kalp-damar hastalıklarından ölenlerin sayısı, terörden ölenlerin sayısına göre 6600 kat fazla olmasına rağmen. Halen, terörizmin adı olarak El Kaide, ABD’nin hareketine karşı herhangi bir eylem olmasın diye bütün haberlerde keyfi olarak kullanılıyor.

Ve efsane giderek büyüyor.

2008 ortalarında ABD Başsavcısı, ABD Meclisi’ne bu fantaziye karşı resmen savaş ilan etmesini teklif etti. Haziran 2008 itibarı ile ABD olası terörist listesinde güncel olarak, 1 milyonun üzerinde insanın olduğundan hiç bahsetmeden. Buna anti-terörizm hareketi dendi ve tabi ki sosyal savunma için hiçbir şey yapılmadı. Ve kurulu düzen adına yapılan her şey, açgözlülük ve hırs temeline dayalı olarak kurulmuş şirketler imparatorluğunun, dünyayı sömüren yayılımcılığını, yurt içinde ve yurt dışındaki, Anti-Amerikan harekete karşı korumak içindir.

Dünyanın gerçek teröristleri gece yarısında karanlıklarda buluşmazlar. Veya bazı vahşi eylemlerden önce “Allahu ekber” diye bağırmazlar. Dünyanın gerçek teröristleri 5000 dolarlık takım elbiseler giyerler ve finans dünyası, hükümet ve iş hayatının en yüksek pozisyonlarında çalışırlar. Öyleyse, ne yapacağız? Daha güçlü ve hızlı olan bu açgözlü bu ahlaksız sistemi durdurmak için ne yapacağız? Irak ve Afganistan’da kıyıma uğrayan milyonlara karşı, acıma ve merhamet duygusu olmayan bu sapkın grubu nasıl durduracağız? Şirketokrasi, enerji kaynaklarını ve uyuşturucu üretimini Wall Street’in karı için kontrol edebilir.

1980’den önce Afganistan’da Dünya’daki uyuşturucunun % 0’ı üretilirken, ABD/CIA Muhahideen’i devirip Sovyet/Afgan savaşını kazandıktan sonra 1986’da, Dünya’daki eroinin %40’ı üretiliyordu. 1988’de pazar ihtiyacının %80’ini üretiyorlardı. Fakat birden beklenmeyen bir şey oldu… Taliban güçlendi ve 2000’de uyuşturucu tarlalarının büyük kısmını imha etti. Üretim %94’lük gerilemeyle 3000 tondan 185 tona düştü. 9 eylül 2001’de, Afganistan’ın tamamen işgal planı başkan Bush’un masasındaydı. 2 gün sonra bahaneleri hazırdı. Bugün ABD’deki uyuşturucunun üreticisi Afganistan’dır. Dünya’daki eronin %90’ını üretiyorlar, hemen hemen her yıl üretim rekoru kırıyorlar.

Madison Bulvarı’nın çıkarları için, fakir toplumlara az parayla çok iş yaptırılan bu kölelik sistemine mahkûm eden, merhametsiz ve açgözlü sistemi nasıl durdururuz? Veya güdebilmek için kurguladıkları çarpıtılmış terör saldırılarını? Veya oluşturdukları sömürülen ve buna göre tasarlanmış sosyal yapıyı? Ya da kendi eksiklerinden korunmak için sistematik olarak, özgürlükleri kısıtlayan ve insan haklarına tecavüz eden sistemi? Sayısız gizli saklı kurumlarla nasıl uğraşabiliriz, Counsil on Foreign Relations, TheTrilateral Commission, Bilderberg Grubu ve diğer demokratik olarak seçilmemiş, kapalı kapılar ardında hayatımızın finansal, sosyal ve çevresel öğelerini kontrol eden dolaplar çeviren gruplar gibi? Cevabı bulabilmek için öncelikle altta yatan nedeni bulmalıyız. Aslında problemin kaynağı bencil, bozguncu ve kar amacına dayalı gruplar değildir. Onlar hastalığın belirtileridir.

III. Bölüm
Venüs Projesi

-Açgözlülük ve rekabet insan tabiatının sunucu değildir… Açgözlülük ve kıtlık korkusu aslında yaratılmış ve yaygınlaşmıştır… Bunun direk sonucu, hayatta kalabilmek için birbirimizle kavga etmemizdir. (Bernard Liertaer-Avrupa Birliği Para Sisteminin Kurucusu)

-Adım Jacque Fresco. Endüstriyel tasarımcı ve toplum mühendisiyim. Toplumla ilgileniyorum ve bütün insanlık için bir sistem geliştiriyorum. Hepsinden önce, rüşvet parasal bir icattır, sapkın, insanların hayrı için olmayan bir davranıştır. İnsan davranışlarıyla uğraşıyorsunuz. Ve insan davranışları çevre tarafından belirleniyor. Anlamı, eğer Kızılderililerin yanında büyümüş bir bebek olsaydınız, başka bir şey görmemiş olsaydınız, onların değer yargılarına sahip olurdunuz. Uluslara, kişilere, çocuklarını yetiştiren ailelere, inançlarına ve ülkelerine kadar aynı şekildedir ve bunların bir parçası olarak hissederiz. Yerleşik olarak adlandırdıkları bir toplum kurdular. Şekillendirilebilir bir bakış açısı oluşturdular ve ebedi kıldılar. Bütün toplumlar oluşmuşken ve yerleşik olmamalarına rağmen, kurulu düzene engel olacak yeni fikirlerle savaştılar. Onları güçlü kılan hükümetleri desteklediler. Değişimci politikalar güden insanlar seçilmedi. İşlerine yarayacakları oraya koydular. Toplumumuzdaki yozlaşmanın temellerini görüyorsunuz. Daha netleştirirsem, bütün milletler temelde yozlaştı, çünkü var olan kurumları desteklemeye yöneldiler. Milletleri alçaltmayı veya taraf olduklarını kastetmedim, fakat komünizm, sosyalizm, faşizm, serbest piyasa sistemi ve diğer tüm alt kültürler aynıdır. Esasen hepsi yozlaşmıştır. (Jacque Fresco-Venüs Projesi Yöneticisi)

Sosyal kurumlarımızın en mühim karakteristiği, kendini koruma ihtiyacıdır. Bir şirketin, dinin veya hükümetin en başta gelen olayı, kendi kendini korumasıdır. Örnek olarak bir petrol şirketinin son isteyeceği şey, enerji kullanımının kendi kontrolü dışında olmasıdır. Şirket halk için daha önemsiz hale geldiği için. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve soğuk savaş, gerçekte ABD’nin küresel hegemonyası ve kurulu ekonomik düzeni ebediyen koruyabilmek içindir. Benzer şekilde, inançlar insanları doğal eğilimlerinden dolayı suçlu hissetmelerine koşullandırır. Hepsi, bağışlanmanın ve kurtuluşun tek yolunu kendileri sunarlar. Kendi kendini koruyan bu düzenin kalbinde para yatar. Var olmanın ve gücün koşulu paradır. Bu nedenle, fakir birinin yaşamak için çalmak zorunda kalması doğaldır.

Bütün ihtiyaç karlılığının devam etmesidir. Doğal olarak kar bazlı kurumlardan vazgeçmek zordur. Sadece büyük grupların yaşama mücadelesini tehlikeye atmakla kalmaz, zenginlik ve güçle bezeli imrenilen maddeci hayat stilini de tehlikeye atar. Sosyal olarak gerekliliğine bakılmaksızın bir kurumun var olabilmesinin kesin koşulu para kazandırır veya kar ettirir olmasıdır.

Endüstri

-Benim ne çıkarım var?”, insanların düşündüğü bu. Eğer biri, bir ürünü satarak para kazanıyorsa, kendi düzenini tehlikeye atacak benzer bir ürünü satan diğerleriyle savaşacaktır. Bu yüzden insanlar dürüst değildir. Ve birbirlerine güvenmezler. Biri gelipte size derse: “Tam aradığınız evi buldum”. O bir satıcıdır. Bir doktor “sanırım böbreğinizi almalıyız” dediğinde, bunu yatının parasını ödemek için mi diyor, yoksa gerçekten böbreğim alınmalı bilmiyorum. Parasal düzende insanlara güvenmek zordur. Eğer dükkanıma gelirseniz ve dersem ki; “Elimdeki lamba güzel ama yan taraftaki daha iyidir.” İş hayatında uzun kalamam. İşler yürümez. Etik davranırsam işler yürümez. Sanayi sektörü insanlığa hizmet eder derseniz, bu doğru olmaz. Etik olmaya güçleri yetmez. Sisteminiz insanların hayrına çalışmak için tasarlanmamıştır. Eğer hala anlayamadıysanız, insanları önemseselerdi, ortada taşeronlar olmazdı. Endüstri umursamaz. İnsanları işe almalarının sebebi henüz otomasyona geçmemiş olmalarıdır. Terbiyeden ve ahlaktan bahsetmeyin, gücümüz yetmez ve iş hayatında kalamayız. (Jacque Fresco)

Bunu belirtmek önemli ki, sosyal sistem, Faşist, Sosyalist, Kapitalist veya Komünist olsun, altta yatan mekanizma, para, iş gücü ve rekabettir. Komünist Çin, ABD’den daha az kapitalist değildir. Aradaki tek fark, devletin pazara girme derecesidir. Gerçek “para-izm”dir, gerçek işleyiş, gezegendeki tüm ülkelere rehberlik eder. Paraizm’in en belirgin ve agresif yöntemi, serbest piyasa ekonomisidir. İlk serbest pazar ekonomistlerinin ortaya koydukları başlıca perspektif, – Adam Smith’in ki gibi – toplumu refaha götüren bencillik ve rekabettir. İnsanları azimle çalıştıran, rekabetin yarattığı dürtüdür. Hakkında konuşulmayan şey ise, rekabete dayalı ekonominin, stratejik yozlaşmaya, serveti koruyan güce, sosyal katmanlaşmaya, teknolojide duraklamaya, işçilerin haklarının yenmesine ve hükümetin zengin elitler için olan diktatörlüğüne nasıl hizmet ettiğidir.

Yozlaşma kelimesi, genelde ahlaki bozulma olarak tanımlanır. Eğer bir şirket zehirli atıkları okyanusa para kazanmak için döküyorsa, bir çok insan bunu yanlış bir hareket olarak tanımlar. Güç algılanan bir diğer husussa, Walmart küçük bir kasabaya şube açıp, rekabet edemeyen küçük işletmeleri kapanmaya zorladığında, ortaya gri bir tablo çıkar. Walmart’ın yaptığı kötülük nedir? Yok ettikleri bu küçük işletmeleri neden önemsemeliler ki? Daha da kurnazca olan, bir çalışan, kendisinden daha az maliyetle aynı işi yapan bir makine çıktı diye işinden çıkarıldığı zaman, insanlar bunu kabullenmeye meyillidirler. Bunun acımasız bir hareket olduğunu görmezler. Çünkü temel, zehirli atıklar denize dökülse de, işgücünü azaltmak veya pazarı tekeline almaktır. Sebep aynıdır: Kar sağlamak. Hepsi aynı olan ve insanların iyiliğini her zaman para kazanmaktan sonra düşünen, bencil mekanizmanın farklı çeşitleridir Bu yüzden yozlaşma, para-izm’in ara ürünü değil, en temelinde olandır. Birçok insan bu düzeni çeşitli aşamalarında fark ederken, çoğunluk, bu toplumun yönelimlerini belirleyen ve sadece kendi çıkarını güden sistemin, iyice yayıldığının ve dallanıp budaklandığının farkında değildir.

-Bazı dâhili kaynaklar gösteriyor ki bu şirket kesin olarak ilaçlarına AIDS virüsü bulaşmış olduğunu biliyordu. Bu tedaviyi ABD’de piyasadan kaldırdılar ve ardından Fransa, Avrupa, Asya ve Latin Amerika’ya yaydılar. ABD hükümeti bunun olmasına izin verdi. FDA bunun olmasına göz yumdu ve şimdi hükümet tamamen kafasını çeviriyor. Binlerce masum hemofili hastası AIDS virüsü yüzünden öldü. Şirket AIDS virüsü bulaşmış olduğunu kesinlikle biliyordu. Bunu yaydılar çünkü bunun kar getiren bir felakete dönüşmesini istediler. (MSNBC)

-Gördüğünüz gibi, insanlar yozlaşmanın içinde yetişmiş. Hepimiz birbirimizi kazıklıyoruz ve bu tip davranışın topluma uygun olacağını düşünemezsiniz. (Jacque Fresco)

Politika

-Kime oy vereceklerini bilememe duygusu. Para bazlı ekonomiyle imkansız olan, demokrasi kuralları çerçevesinde düşünürler. Eğer seçim kampanyası için daha fazla paranız varsa, hükümette istediğiniz görev için, bu demokrasi değildir. Bu parası olanlara hizmet eder ve her zaman zengin elitlerin, diktatörlüğü olur. (Jacque Fresco)

-Ya ülkede demokrasiye sahip olabiliriz, ya da büyük zenginlikleri elinde tutan bir kaç kişiye, ama ikisi birden olmaz. (Louis Brandeis-Yüksek Mahkeme Yargıcı)

Başkanlık adayları listesine daha önce görmediğimiz şahısların mucizevi şekilde girmesi, değinilmesi gereken enteresan bir gözlemdir. Nasıl olduysa aynı sosyal görüşte olan, çok zengin insanlardan oluşan küçük bir gruptan, seçim yapmak durumunda kaldınız. Tabi ki bu bir şaka. Seçim pusulasındaki insanlar da aynıdır. Çünkü ekonomi devleri tarafından düzene uyacak olanlar önceden belirlenir. Demokrasinin bu kandırmacasını kavrayanlar bile sık sık, “eğer dürüst ve ahlaklı politikacıları başa geçirirsek, o zaman işler yoluna girer” der. Bu fikir mantıklı gelse de, bu kurgulanmış dünya görüşümüz, maalesef diğer bir yanlış düşüncedir. Gerçekten neyin önemli olduğuna gelirsek, politika kurumunun ve politikacıların, dünyamızı ve toplumumuzu güzelleştirmekle alakaları yoktur.

-Problemleri çözebilecek olan politikacılar değildir. Teknik olarak kapasiteleri uygun değildir. Problemlerin nasıl çözüleceğini bilmezler. Samimi olsalar bile, problemleri çözmeyi bilmezler. Arıtma tesislerini yapanlar teknisyenlerdir. Elektriği size sunanlar teknisyenlerdir. Motorlu taşıtlarınızı size veren, evinizin ısınmasını ve yazın serinlemesini sağlayan, sorunları çözen teknolojidir, politikacılar değildir. Politikacılar sorunları çözemezler, çünkü bunun için yetiştirilmemişlerdir. (Jacque Fresco)

Çok az insan hayatlarımızı iyileştiren şeyin ne olduğunu durup düşünür. Para mı? Tabi ki değil. Kimse parayı yiyemez veya parayı depoya koyup arabayla gezemez. Politika mı? Politikacıların bütün işi yasalar çıkarmak, bütçe ayarlamaları yapmak veya savaş ilan etmektir. Din mi? Tabi ki değil. Din, ihtiyacı olanlara manevi teselli sağlamaktan başka, hiçbir işe yaramaz. Bizlerin insanoğlu olarak sahip olduğu gerçek ödül, hayatlarımızın güzelleşmesini sağlayan yegane şey olan, teknolojidir.

Teknoloji

Teknoloji nedir? Teknoloji bir kalemdir, haberleşebilmek ve iletebilmek için düşünceleri kâğıt üzerine aktaran. Teknoloji bir otomobildir, ayaklarınızın sunduğundan daha hızlı seyahat imkânı sunan. Teknoloji bir gözlüktür, ihtiyacı olanlara görme kabiliyeti sağlayan. Uygulanan teknoloji, insanların ihtiyaçlarının uzantısıdır. İnsanları angarya ve problemlerden kurtarır, insanın sarf ettiği emeği azaltır. Bugün ki hayatınızın telefon olmasa nasıl olacağını hayal edin veya bir fırının veya bilgisayarın veya uçağın. Evinizdeki kullanıma hazır aldığınız her şey; kapı zilinden masaya, bulaşık makinesine, teknisyenlerin yaratıcı bilimsel zekâlarıyla üretilmiş olan teknolojidir. Para, politika veya din değil. Bunlar yanlış kurumlar.

-Milletvekilinize mektup yazmanız fantazidir. Size derler ki , “bir şey yapılmasını istediğinizde milletvekillerinize yazın”. Washington’daki adamlar teknolojide çok ileri olmalılar, ya da insanlıkta, ya da suçu önlemede, insan davranışına şekil veren bütün etmenlerde. Milletvekilinize yazmak zorunda değilsiniz. Onlar ne tip insanlardır ki, o işi yapmak için tayin edilmişlerdir? Gelecek büyük zorluklara sahip… Ancak politikacılardan yükselen soru şudur: Proje kaça mal olacak? Soru kaça mal olacağı değildir. Kaynaklara sahip miyiz? Bugün elimizdeki imkanlar herkesi ev sahibi yapacak, dünya çapında hastaneler yapacak, dünya çapında okullar yapacak kadardır ve, en iyi ekipmanlarla laboratuarlarda tıbbi araştırmalar yapmak ve eğitim vermektir. Her şeye sahibiz ama parasal sistemin içindeyiz ve parasal sistemin içinde çıkar vardır. (Jacque Fresco)

Bencillikle birlikte çıkar düzenini yaşatan ana mekanizma nedir? Özündeki rekabetçiliği barındıran gerçek şey nedir? Yüksek verimliliği ve dayanıklılığı mı? Hayır. Tasarımında böyle bir şey yoktur. Kar amaçlı toplumuzda üretilen her şey kısa bir süre için dayanıklı veya verimlidir. Öyle olmasa, ortada ne bir yılda multi-milyon dolarları bulan otomobil servis endüstrisi ne de daha modası geçmeyen ve ortalama ömrü 3 aydan daha az olan elektronik malzemeler olurdu. Bolluk mu? Kesinlikle değil. Bolluk, arz – talep dengesini bozan, olumsuz bir şeydir. Eğer bir elmas şirketi normalden 10 kat fazla elmas bulursa, bu elmas arzının artmasına neden olur. Bu da elmasın fiyatının ve getirdiği karın düşmesi anlamına gelir. Gerçek olan; verimliliğin, sağlamlığın ve bolluğun, kar dünyasının düşmanı olduğudur. Bir cümleyle özetlersek; Kar oranlarını arttıran kıtlıktır.

Kıtlık

“Kıtlık nedir? Ürünleri daha değerli kılmaya yarar. Petrol üretiminin yavaşlaması, petrolün fiyatını arttırır. Elmasın az bulunması fiyatını yüksek tutar. Kimberly elmas madeninde elmasları yakarlar. Karbon haline gelir. Fiyatlar yüksek kalır.” (Jacque Fresco)

O zaman, endüstri için yararlı bir durum olan kıtlık, gerçekten ya da manipülasyonla da olsa, toplum için ne anlama gelir? Anlamı; sağlamlık ve bolluk bu kar amaçlı sistemde asla ve asla var olamayacaktır. Bu sistemin doğasına terstir. Savaşsız ve yoksulluğun olmadığı bir dünya imkânsızdır. Teknolojide sürekli artan bir ilerleme imkânsızdır. Etkinliğine ve üretkenliğine rağmen. En dramatik olansa, insanlardan, gerçekten ahlaklı ve makul davranmalarını beklemek imkânsızdır.

-İnsanlar içgüdü kelimesini kullanırlar çünkü davranışı önemsemezler. Otururlar ve eksik bilgi ile değerlendirirler ve şöyle şeyler derler: “insanlar kesin bir yol çizdiler”, “hırs doğal bir şeydir”. Sanki yıllarca üzerinde çalışma yaptılar. Elbise giymek kadar doğaldır. (Jacque Fresco)

-İstediğimiz ise, problemlerin sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Açgözlülüğü, bağnazlığı, önyargıları ve birilerinin sırtından geçinmeyi, elit grupları ortadan kaldırmak. Hapishanelere olan ihtiyacı ortadan kaldırmak ve refah sağlamak. Bu sorunlar daima vardı, çünkü daima kıtlık içinde yaşadık ve kıtlığı yaratan para sistemiyle. (Roxanne Meadows-Venüs Projesi)

-Eğer sosyal saldırganlaşmayı yaratan koşulları tamamen yok ederseniz, var olamaz. Adamın biri diyor ki: “Dinleyin, bunlar doğuştan mı?” Hayır değil. (Jacque Fresco)

-İnsan doğası yoktur, insan davranışları vardır ve tarih boyunca değişim göstermiştir. Bağnaz olarak, açgözlü olarak veya kin dolu olarak dünyaya gelmediniz. Bunları toplumdan aldınız. (Roxanne Meadows)

-Savaş, yoksulluk, açlık, mutsuzluk, insanların ızdırabı, parasal düzende değişmeyecektir. Olursa da çok az önem taşıyan değişimler olacaktır. Ben, kültürümüzü ve değerlerimizi, Dünya’nın taşıyabileceği kapasite doğrultusunda yeniden tasarlamaktan bahsediyorum. bizim değerlerimiz, dünyanın kapasitesine bağlı olmalı, Dünya’yı bazı insanların fikirlerine veya bazı politikacıların söylemlerine göre şekillendirmekten, ya da dinsel heveslerin, insan sorunlarına çözüm getirmesinden değil. Venüs Projesi bunun hakkındadır. Birazdan konuşacağımız toplum, hapsetme, hapishaneler, polis zulmü ve yasalar gibi bütün eski batıl inanışlardan kurtulmuştur. Bütün yasalar kalkacaktır ve meslekler olmayacaktır, brokırlar ve bankacılar, reklamcılık olmayacaktır. Bitecekler! Sonsuza kadar! Çünkü artık işe yaramayacaklar. (Jacque Fresco)

İnsan zekâsıyla tasarlanmış teknolojinin, hayat kalitemizi arttırdığını ve insanlığı özgür kıldığını anladığımızda, en önemli konunun Dünya kaynaklarının akıllı kullanımı olduğunu kavrayacağız. Bizi refaha götürecek yolda ilerleyişimiz, doğal kaynaklardan elde ettiğimiz materyallerle olacak. Bunu anladığımızda göreceğiz ki, para bu kaynakların önünde bir engeldir. Neredeyse her şeyin bir ekonomik sebebi vardır. Neden bu kaynakları elde etmek için paraya ihtiyaç duyalım? Bunun sebebi gerçek veya varsayılan kıtlıktır.

Genellikle hava ve musluk suyu için para vermeyiz, çünkü onlarda büyük bolluk var. Satmak çok anlamsız olur. O zaman, akla yatkın olan; Eğer evler, şehirler ve ulaşım gibi toplumumuzdaki her şeyi yaratmak için uygun kaynaklar ve teknolojiler yeterli bollukta olsaydı, bir şeyleri satmaya gerek kalmayacaktı. Aynı şekilde, eğer otomasyon ve makineler, insanları iş gücü olmaktan kurtaracak kadar teknolojik açıdan gelişmiş olsalardı, ortada iş sahibi olmak için hiçbir sebep kalmayacaktı. Ve bu sosyal bakış açısıyla, paranın olması için de sebep olmayacaktı. Ardından kilit soru geliyor: Dünya üzerinde yeterli kaynaklara sahip miyiz? Her şeyin ücretsiz olarak elde edilebildiği ve işçiliği gerektirmeyen, bolluk içinde bir toplum yaratacak, teknolojik anlayışa sahip miyiz? Evet, sahibiz. Bunu minimum düzeyde mümkün kılabilecek kaynaklara ve teknolojiye sahibiz. İleride hayat standartlarının yükselmesi ile, insanlar bizim medeniyetimize bakıp, ne kadar ilkel ve ham bir toplummuşuz diyecekler.

-Venüs Projesi’nin önerdiği, günümüz öğretilerinden tamamen farklı bir sistemdir. (Jacque Fresco)

-Bilim adamlarından hiçbir zaman, sıkıcı ve monoton işleri ortadan kaldırmalarını, ulaşımdaki kazaları ortadan kaldırmalarını, insanların yüksek yaşam standartlarına sahip olabilmelerini, yiyeceklerimizdeki zehirleri ortadan kaldırmalarını veya temiz ve verimli enerji kaynakları bulmalarını istemedik. Bunu yapabiliriz. Kaynak bazlı ekonomi ile parasal sistem arasındaki en büyük fark; kaynak bazlı ekonomi insanlarla ve onların refahı ile ilgilenir. Parasal sistem kurulduğundan beri insanların bu ihtiyaçları çarpıtılarak ikinci plana atıldı. Her şey ne kadar para kazanıldığına bağlı oldu. Toplumdaki sorun, eğer çözüldüğünde para kazandırmıyorsa, çözüme kavuşturulmadı. Kaynak bazlı ekonomi, bugüne kadar denenenlerden hiçbirine benzemez. Bugün sahip olduğumuz teknoloji ile bolluk yaratabiliriz. Bu herkesin hayat stilini güzelleştirebilirdi. Teknolojiyi akıllıca kullanırsak ve doğayı korursak, Bütün dünyada bolluk olur. (Roxanne Meadows)

-Bu çok farklı bir sistem Toplum, teknolojinin durumu hakkında yeterli düzeyde bilgilendirilmediği için, hakkında konuşmak oldukça zor. Enerji Artık fosil yakıtlarını kullanmak zorunda değiliz. Doğayı kirleten hiçbir şeyi kullanmak zorunda değiliz. Kullanıma hazır bir sürü enerji kaynağı var. (Jacque Fresco)

Alternatif enerji kaynakları adı altında, kuruluşlar tarafından ortaya atılan, hidrojen, biyoyakıtlar hatta nükleer enerji bile oldukça yetersiz, tehlikeli ve yalnızca, sermayenin oluşturduğu kar amaçlı düzeni devam ettirme amaçlıdır. Propagandaların ve kendi kendine hizmet eden çözümlerin arkasına baktığımızda, bunların enerji şirketleri tarafından ileri sürüldüklerini görürüz. Güç üretimi için temiz, bereketli ve yenilenen enerjilerin, görünüşe bakılırsa sınırsız olduğunu bulduk. Güneş ve rüzgâr enerjisi toplumca en iyi bilinenleridir. Fakat bu kaynakların gerçek potansiyeli hala açıklanmadı. Güneş enerjisi, güneşten üretilir ve çok bereketlidir. Öğle saatlerinde güneş ışığının 1 saatlik bölümü, Dünya’nın 1 yılda tükettiği enerjiden daha enerji fazla içerir. Bu enerjinin sadece %1’ini yakalayabilirsek, Dünya asla benzin, gaz veya benzeri yakıtları kullanmak zorunda kalmaz. Kuşku yaratan, mevcut olmaması. Ancak teknoloji bundan yararlanacaktır. Günümüzde başarıyla sonuçlanmış, birçok ileri düzey çalışma vardır, pazarı paylaşmak istemeyen, kurulu enerji düzenlerince engellenmiş olmalarına rağmen. Ayrıca rüzgâr enerjisi var. Rüzgâr enerjisi, uzun zaman yetersizlikle suçlandı. Bölgesel olmasından dolayı, pratik değil dendi. Bu doğru değildir. ABD Enerji Bakanlığı, 2007’de Amerika’nın 50 eyaletinin sadece üçünde rüzgâr tamamen yakalanabilirse, elde edilen enerjinin bütün ulusa yeteceğini kabul etti.

Gel-git’ten elde edilen dalga gücü oldukça az bilinir. Gel-git gücü okyanustaki Gel-git hareketinden elde edilir. Bu hareketi yakalayan türbinler enerji üretirler. Birleşik Krallık’da 42 alan şunun için kullanışlıdır. Öngörüde bulunursak, Birleşik Krallık’ın enerjisinin %34’ü, sadece gel-git gücünden elde edilebilir. Dalga gücü, okyanusun yüzeyindeki hareketlerden enerji elde eder. Bu enerjide, yılda 80.000 teravatt-saatin üstünde bir potansiyel tahmin ediliyor. Bu da demek oluyor ki, gezegenin enerji kullanımının %50’si sadece dalga gücünden elde edilebilir. Şunu belirtmek önemlidir ki; Gel-git, dalga, güneş ve rüzgar gücünün toplanması için, kömür, benzin, gaz, biodizel, hidrojen ve diğerlerinden farklı olarak, hemen hemen hiçbir ön hazırlık gerekmemektedir. Sadece bu dört kaynağın, kombine olarak, teknoloji ile verimli şekilde toplanması, Dünya’ya sonsuza kadar enerji sağlayacaktır. Bunların hepsini geride bırakacak, diğer bir temiz ve yenilenen enerji formu daha var. Jeotermal güç.

Isı madenciliği de denen Jeotermal enerji, su kullanılan basit bir işlemle devasa miktarda temiz enerjiyi mümkün kılar. 2006’da, jeotermal enerji konusundaki MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) raporuna göre, 13.000 zetajullük bir enerji Dünya’da kullanılabilir halde bulunmaktadır. 2000 zetajullük kısmı ise ileri teknoloji ile çok kolay bir şekilde elde edilebilmektedir. Gezegendeki bütün ülkelerin bir yıllık toplam enerji tüketimleri ise, Yarım zetajul kadardır. Bu demek oluyor ki gezegenin 4000 yıllık enerjisi, sadece bu kaynaktan elde edilebilir. Dünya’nın ısı üretiminin sürekli yenilendiğini düşünürsek, bu enerji gerçekten sınırsızdır. Sonsuza kadar kullanılabilir.

Bu enerji kaynakları temiz yenilenen kullanıma hazır kaynaklardan sadece birkaçı. Zamanla daha fazlasını bulacağız. En önemli olaysa bütün bu enerji bolluğunun kirlilik yaratmaması, idareli kullanım gerektirmemesi ve parasız olmasıdır. Peki ya ulaşım? Bizim toplumumuzda ulaşım, otomobil ve uçak gibi, ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanan araçlarla olur. Otomobile gelince, batarya teknolojisi elektrikli bir arabaya saatte 100 mil yaptırabilecek ve bir şarjla 200 milden fazla yol götürebilecek enerji sağladı. Bu teknoloji yıllardır var. Ancak, batarya patentleri pazardaki payı belirleyen petrol endüstrisi tarafından kontrol edildiğinden ve enerji endüstrisi politik baskı yaptığından, bu teknolojinin ulaşılabilirliği ve geliştirilmesi sınırlandırıldı. Dünyadaki bütün araçların elektrikli ve, sıfır petrol ihtiyacı ile tamamen temiz olamamasına, ahlaksız kar açlığından başka hiçbir engel yoktur. Uçaklar da dâhil olmak üzere, bu seyahat çeşitlerinin yetersiz, kullanışsız, yavaş ve çok fazla kirlilik yaratır olduğunu fark ettik. Bu bir maglev tren (magnetic levitation – manyetik yükselme). İtici güç için mıknatıslar kullanır. Manyetik bir alanda tamamen asılıdır ve bir yolcu uçağının kullandığı enerjinin, %2’sinden daha az enerjiye ihtiyaç duyar. Trenin tekerlekleri yoktur, bu yüzden raydan çıkacak bir şey de yoktur. Bu teknolojinin versiyonlarının, Japonya’da kullanılan en güncelinin maksimum sürati 581 km/saattir. Ancak bu versiyon artık eskidi.

Venüs Projesi ile bağlantısı olan ET3 adlı bir organizasyon, su altında veya karada, sürtünmesiz ve hareketsiz bir tüpün içinde, 6440 km/saat hızla gidebilen çift yollu bir maglev tren tasarladı. Los Angeles’den New York’a öğlen arası için gittiğinizi veya, Washington’dan Pekin’e 2 saatte gidebildiğinizi hayal edin. Bu kıtasal ve kıtalararası seyahatin geleceğidir. Hızlı, temiz, bugün aynı amaçla kullandığımız enerjinin sadece küçük bir kısmıyla. Aslında, maglev teknolojisi, ilerlemiş batarya ve jeotermal enerji ile beraber, bir daha fosil yakıtların kullanılmasına gerek yoktur. Bunu şimdi yapabiliriz, eğer kar amaçlı yapı tarafından engellenmezsek.

Çalışma.

-Şimdilerde Amerika faşizme yöneldi. Amerika’nın baskın felsefesinin ve dinin, faşist bakış açısını destekleme eğilimi var. Amerikan endüstrisi faşist bir yapıdır. Eğer bunu anlayamazsanız zamanı geldiğinde diktatörlüğün içinde uyanacaksınız. (Jacque Fresco)

-Bizlere iş sahibi olup çalışmanın saygınlık getirdiği fikri verildi. Bakıyorum da, bu maaşlı kölelik! (Roxanne Meadows)

-Hayatınızı alın terinizle kazanmanız gerektiğine inandırıldınız. Bu, insanları bilgisiz kılan sıkıcı ve monoton işlerden kurtarıp, onları özgür kılmaktan geride tutmak, onları soymaktır. Bahsettiğimiz toplumda, ki kaynak bazlı ekonomidir. Makineler insanları özgür kılar. Görüyorsunuz, hayal edemiyoruz, çünkü öyle bir dünyayı hiç tanımadık. (Jacque Fresco)

Otomasyon

Tarihe baktığımızda, makine otomasyonunun ilerleyişini çok net olarak görürüz. Yavaşça işçilerin yerini almaktadır. Asansör görevlisinin yok oluşundan, nerdeyse tamamen otomasyona bağlı olan bir araba fabrikasına. Aslen, teknoloji ilerledikçe insan gücüne olan ihtiyaç da giderek azalmaya devam edecek. Para bazlı işçilik sisteminin yanlışlığını kanıtlayan, ciddi bir çatışmaya neden olacak. İnsanların istihdam edilmesi, teknolojik ilerleme ile direk rekabet halindedir. Endüstri temel önceliği kazançlılığa verdiğinden, insanlar sürekli işten çıkartılacaklar ve yerlerine makineler geçecek.

-Endüstri, iş gününü kısaltmak için makine kullandığında, küçülmeye gider. Dolayısıyla siz işinizi kaybedersiniz ve makinelerden korkma hakkınız olur. (Jacque Fresco)

Yüksek teknolojili, kaynak bazlı ekonomide, abartısız söyleyecek olursak, bugünkü işlerin %90’ı, makineler tarafından halledilebilir. İnsanları kölelik olmadan hayatlarını yaşayabilmeleri için özgür bırakmak, teknolojinin olayı budur. Zamanla, nano teknoloji ve diğer ileri bilim dalları ile karışık tıbbi ameliyatları yapan makinelerin olacağı düşüncesi hiç de uzak değil. Üstelik insanların bugün elde ettiği başarıdan daha yüksek başarı oranları ile. Yol nettir fakat, kazanç için işçiye ihtiyacı olan para bazlı yapımız, süreci bloke eder. İnsanların yaşayabilmeleri için işe ihtiyaçları vardır. Sonuç şu ki; bu sistem gitmeli. Yoksa asla özgür olamayacağız ve teknoloji sürekli olarak durdurulacak.

-Lağımları temizleyen makinelerimiz var ve insanlar o işten kurtuldu. Makinelere insan performansının uzantısı olarak bakılmalıdır. (Jacque Fresco)

Üstelik bugünkü birçok mesleğin, kaynak bazlı ekonomide var olmasının anlamı yoktur. Paranın idaresiyle alakalı her şey gibi, kanuni sistemde kendi kendini idame eder. Para olmasa bugün işlenen suçların birçoğu olmazdı. Hemen hemen bütün suç çeşitleri para sisteminin sonucudur, ya direk alakalıdır ya da ekonomik bunalımın yarattığı ruh halindendir. Bu yüzden de yasalar işe yaramaz hale geldi.

-Otobanlara “yağmurda kaygandır dikkatli geçin” levhası koymak yerine kayganlığı önleyici kaplamalar koyulmalıdır, böylece ıslakken kaygan olmaz. Sarhoş biri arabasına bindiğinde ve araba yoldan dolayı sallandığına, aslında çok az bir sallanma hareketi olur. Ama o araba yoldan çıkacaktır. Kanun değil, çözüm gerekli. Arabalara sonar ve radar koyarsanız birbirlerine çarpmazlar. İnsan yapısı kanunlar, oluşan sorunlarla başa çıkmaya çalışırlar, fakat sorunların nasıl çözüleceğini bilmemek, insanlara kanun yaptırır. (Jacque Fresco)

En çok özelleştirme yapılmış ve gezegendeki en kapitalist ülke olan ABD’de, dünyadaki en büyük hapishanelerin ve en çok mahkumun olması, sürpriz olmasa gerek. Bu sayı her yıl daha da artmaktadır. İstatiksel olarak bu insanların çoğu, toplumun eğitimsiz, sosyal haklardan mahrum ve fakir kesimlerinden gelmektedir. Yapılan propagandaya ters olarak, suça ve şiddete yönelmek; bu çevresel koşullamadandır. Bu konuyla ilgili, toplumumuz başka şekilde düşünse de, yasalarımız ve hapishane sistemlerimiz, toplumumuzun bu davranışların kökünü nasıl değerlendirdiğinin örnekleridir. Hapishaneler ve polis teşkilatı için, her yıl milyarlar harcanıyor. Suç işlemenin en temel sorumlusu olan yoksullukla ilgili programlara ise, bunun çok küçük bir kısmı harcanır. Kıtlık ve ihtiyaç yaratan ve bunu isteyen ekonomik sistemimiz var olduğundan beri, suç bitmemiştir.

Dürtü

-İnsanlar yaşamları için olan ihtiyaçlarına, Borçla, takasla, ticaretle ulaşmasalardı, çok farklı davranırlardı. Bütün bunların ücretsiz olmasını istersiniz. Diyelim ücretsiz oldu. “İnsanları ne motive edecek?” “İstediği her şeye sahip olan, güneşin altında yan gelip yatar.” Kullandıkları sis perdesi budur. Günümüz kültüründe insanlar, para sistemiyle güdülmeye alıştırılmıştır. “Eğer her şeye ulaşma imkanları olsa, neden bir şey yapmak istesinler ki?” “Güdülerini kaybedeceklerdir.” Para sistemini desteklemek için size öğretilen budur. (Jacque Fresco)

-Bu senaryodan parayı çıkardığınızda, çok farklı dürtüler olacaktır. (Roxanne Meadows)

-İnsanlar hayat için gerekenlere sahip olduğunda, dürtüleri değişir. “Ay ve yıldızlara ne dersiniz?” Yeni dürtüler oluşur. Beğendiğiniz bir resim yaptığınızda, onu birilerine vermekten keyif alacaksınız, satmaktan değil. (Jacque Fresco)

Eğitim

-Bugüne kadar gördüğüm birçok eğitim, mesleklere yönelik insanlar yetiştirmek içindi. Çok spesifikti. Genele, hayata yönelik değillerdi. Bir sürü konu hakkında doğru dürüst bir şey bilmeyen insanlar. Bence çok şey bilen insanları, alıp savaşa götüremezsiniz. Eğitim tamamen ezbercidir. Problemlerin nasıl çözüleceği öğretilmiyor. Eleştirel düşünme konusunda, gereken beceriler kazandırılmıyor. Kaynak bazlı ekonomide, eğitim çok farlı olacaktır. (Roxanne Meadows)

-Toplumumuzun en büyük sorunu, zihinsel gelişim ve herkesi kendi potansiyelini en üst düzeyde kullanmaya motive etmektir. Çünkü bizim felsefemiz insanları daha bilinçli hale getirmek ve herkesin dünyada bir payı olmasını sağlamaktır. (Jacque Fresco)

-Sizin çocuklarınızın daha zeki ve bilinçli olması, benim hayatımı da güzelleştirecektir. Çünkü çevrelerine ve benim yaşamıma daha fazla faydalı olacaklardır. Kaynak bazlı ekonomide tasarladığımız her şey, toplumla uygulanacak ve topluma dayalı olacaktır. Ve bunu engelleyen hiçbir şey olmayacaktır. (Roxanne Meadows)

Uygarlık

-Vatanseverlik, silahlar, ordular, donanmalar, bunlar hala uygarlaşamadığımızın göstergeleridir. Çocuklar anne ve babalarına soracaklar: “Makinelerin gerekli olduğunu fark etmediniz mi?” “Kıtlık yarattığınız sürece savaşların kaçınılmaz olacağını göremediniz mi baba?” “Apaçık ortada değil mi?” Tabi ki, çocuklar anlayacaklar, sadece kurulu düzene hizmet eden ve onu yücelten kuş beyinliler olduğumuzu. Bizler iğrenç ve hasta bir topluluğuz. Tarih kitaplarını değiştiremeyiz. Büyük ulusların küçük ulusların topraklarını aldığından, şiddet ve vahşet kullanıldığından söz edecekler. Bahsettiğimiz tarihin, uygarlığın başlangıcından bu yana, yozlaşmış olduğunu fark edeceksiniz. Ne zaman Dünya hep birlikte çalışırsa, bir araya gelmiş bir Dünya, insanlığın iyiliği için çalışan bir Dünya, kimsenin diğerinin emrinde hizmet etmediği bir Dünya, sosyal katmanlaşmanın olmadığı, parası olan seçkinlerin, seçkinliğin her çeşidinin, Dünya’dan tamamen temizlendiği bir düzen belirecektir. Devlet hiçbir şey yapmaz çünkü devlet yoktur. Savunduğum sistem, kaynaklara dayalı küresel ekonomi mükemmel değil, ama sahip olduğumuz sistemden kat kat daha iyi. Mükemmele asla erişemeyiz. (Jacque Fresco)

IV. Bölüm
Doğa Ve İnsan

-Benim ülkem Dünya’dır ve dinim iyi olanı yapmaktır. (Thomas Paine, 1737-1809)

Toplumumuzun sosyal değerleri, kaçınılmaz savaşlar, yozlaşma, sıkıcı, bunaltıcı yasalar, sosyal katmanlaşma, ipe sapa gelmez batıl inanışlar, hurafeler, çevresel yıkım ve kirlenme, despot, sosyal yönden kaygısız, çıkar amacı güden yönetici sınıfı; insanların aslında sahip olduğu en temel iki içgüdüsünü önemsememesinin sonucudur. Doğa kanunun “gelişmekte olan” ve “ortak yaşamsal” yönü. Gerçekliğin doğası, bütün bu sistemler; ilim, toplum, teknoloji, felsefe veya herhangi bir buluş, yasaklanmadığı takdirde, daima değişime uğrayacaktır. Bugünlerde tartıştığımız klişe konulardan, modern iletişim ve ulaşım, antik çağlarda hayal edilmesi imkânsız olan şeylerdi. Aynı şekilde, gelecekte olacak teknolojiler, sosyal yapılanmalar, bugün kavrayamayacağımız şeyler olacak. Simyacılıktan kimyacılığa, Dünya’yı merkez alan bir Evren’den, Güneş’i merkez alan bir Evren’e, günahkârlığın hastalıklara neden olduğu inancından, modern tıbba ulaştık. Bu gelişimin sona erdiğine dair bir işaret yok ve bunun farkında olmamız bizi gelişim ve ilerlemeye doğru sürekli devam edecek bir yola sürüklüyor. Değişmeyen ve tecrübelere dayalı bilgiler var olamaz. Bütün sistemlerin ortaya çıkışının özü budur. Farkına varmalıyız. Bunun anlamı, daima yeni bilgilere açık olmamızdır. Her ne kadar şu an ki inanışlarımızı ve kimliklerimizi tehlikeye soksa da. Maalesef, günümüz toplumu bunu algılayamadı ve kurulu düzen eskimiş sosyal yapıları muhafaza ederek, gelişimi engellemeye devam ediyor. Aynı zamanda toplum, değişmekten korkmanın cezasını çekiyor. Sabit bir kimliğe koşullandırılmış olduklarından, insanların inanç sistemini sorgulamak, genelde hakaretlerle ve sözlü münakaşa ile sonuçlanıyor. Yanlışı seçmek bozuklukla ilgilidir. Aslında yanlış olduğu kanıtlansa da topluma mal olmuştur. Birilerinde yeni bir anlayış gelişsin diye, daha öte farkındalık oluşsun diye, fikirleri güncellenmiş, değişmiş ve aydınlanmış, bilinçli ve zeki bir insan gibi bir şey yoktur. Ki bu sadece zaman meselesidir.

Yeni ve değişim yaratacak bilgilerden uzak durma, bir inanç sistemine körlemesine inanma eğilimi, fikirsel maddecilikten başka bir şey değildir. Parasal sistem, bu maddeciliği baki kılar. Sadece kendi çıkarı olan düzeni korumaz, ayrıca bu düzene körlemesine kapılmış sayısız insanı, bu statükonun kendi kendini tayin etmiş gardiyanları haline getirmektedir. Artık onları kontrol edecek çoban köpeğine ihtiyaç duymayan koyunlar, normallerin dışına çıkanları sürüden dışlayarak birbirlerini kontrol ediyorlar. Bu eğilim, değişimi engeller ve var olan düzeni sürdürür. Kimlik, rahatlık, güç ve çıkar uğruna olan bu düzen sürdürülemez. Sadece dengesizlik, bölünme, çarpıklık ve her durumda, tahribat yaratacaktır. Zaman, değişim zamanıdır. Avcı-toplayıcılardan, tarım devrimine, sanayi devrimine, izlenen yol nettir. Yeni bir sosyal sistemin zamanıdır. Bugün sahip olduğumuz anlayışı yansıtan bir sistemin zamanıdır. Parasal sistem, kıtlığın esas olduğu bir dönemin ürünüdür. Teknoloji çağında, artık topluma uygun değildir. Yarattıkları, sapmış davranışlara sebep olmuştur. Keza dini inanışlar gibi, dominant dünya görüşleri, toplumla uyuşmadan işlenmiştir. İslam, Hıristiyanlık, Musevilik, Hinduizm ve diğerleri, kişisel ve sosyal gelişimin önündeki engellerdir. Kapalı dünya görüşünü sürdüren grupların, bu kıt algılayışla bildikleri, evrenin kendiliğinden oluşmuş olamayacağıdır. Din, oluşum sürecine olan farkındalığı yok etmiştir. Takipçilerine yüklediği psikolojik yıkıma sebep olan “inanç” ile ve gelenekselleştirilmiş atıl inanışlarla, onların mantık ve yeni bilgileri reddetmelerine sebep olmuştur.

-Tanrı konsepti, doğayı açıklama metodudur. İlk zamanlarda insanlar, her şeyin nasıl oluştuğunu, doğanın nasıl işlediğini bilmiyorlardı. Bu yüzden de küçük hikâyelerini uydurdular. Tanıyı kendi hayal güçleriyle yaptılar. İnsanlar hatalı davrandığında, sinirlenen bir adam. Seller ve depremler yaratıyordu ve bunun tanrının davranış tarzı olduğu söylendi. (Jacque Fresco)

İnançların sindirici tarihine gelişi güzel bir göz attığımızda, kurgulanmış efsaneler oldukları ve, tarih süresince etkilenerek zirve noktasına geldikleri ortaya çıkar. Örneğin, Hıristiyanlık inancının en önemli öğretisi, İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişidir. İncil’in buyurduğu bu inanış çok önemlidir.

-Eğer Isa dirilmezse öğütlerimiz boşunadır ve inancınız da boşunadır. (1 Corinthians 15:14)

Bu hikâyeyi kelimesi kelimesine kabul etmek çok zordur. Yüzyıllardır bu doğa üstü olayı belirten tek kaynak olmaması bir tarafa, aynı şekilde ölmüş ve yeniden dirilmiş Hıristiyanlık öncesi kurtarıcıların, çok büyük bir sayıda olduğunu bilmek, bu hikayeyi de efsaneler arasına koyar. Tortullian gibi, ilk kilise figürleri büyük benzerlikleri kırmak için, bu benzerlikleri Şeytan’ın yarattığını savunur. İkinci yüzyılda yer bulan;

“Şeytan, doğruluğu yoldan çıkarandır, İsa’nın kutsal mucizelerini taklit eder, inananlarını vaftiz eder ve günahlarından arındırır, nimetler için adak adar ve yeniden dirilir. İlahi şeyleri tamamen kopyalayan, Şeytan’ın kurnazlığını anlayın. (Tertullian, 155-222 AD; from The Prescription Against Heretics, Chap. XL)” ifadesi gerçekten üzücüdür. Bununla birlikte, Hıristiyanlık’tan, Musevilik’ten, İslam’dan ve diğerlerinden gelen bu hikayelere inanmayı bıraktığımızda, tamamen tarih olurlar ve gerçekte oldukları gibi birçok inançtan elde edilmiş özünde mecazi deyimler olduklarını kabul ettiğimizde, görürüz ki bütün dinler ortak bir silsileyi paylaşırlar. Bu hepsini birleştiren zorunluluk; inanılma ve değerli olma ihtiyaçlarıdır. Dini inançlar, diğer tüm ideolojilerden çok daha fazla parçalanmaya ve çatışmaya neden oldu. Sadece Hıristiyanlık 34.000 farklı alt gruba sahiptir.

-İncil, yorumlama işidir. Okuduğunuzda, aklınızdan geçen; “Sanırım İsa bunu demiş. Bence Eyüp bunu anlatmış. Hayır! Bunu demiş!” gibidir. Lutherciler var, Yedinci gün Adventistleri var, Katolikler var, hiç olmayan bir şey için, kiliselere bölünmüşler. (Jacque Fresco)

Bölünmenin bu noktasında, dini inançların ticari markası, inancımızı sarsan ikinci bozulmadır. Ayrışmanın yanlış kavramları, hayatın ortak yaşamsal ilişkisini inkar ederler. Bütün doğal sistemlerin zamanla meydana geldiğini anlamazsak, gerçekler sürekli değiştirilmiş ve mahvedilmiş öğretiler üzerine kurulacaktır. Anlamalıyız ki bütün sistemler, aslında sadece insanlar tarafından uydurulmuş parçalardır. Tabiattan bağımsız hiçbir şey olamaz. Tabiatın bütünü, birbiriyle ilişkili varlıkların müşterek sistematiğidir. Her neden bir sonuç oluşturu, var olan sadece yoğunlaştırılmış bir bütündür.

-Çevreye ne denli bağımlı olduğumuzu görmezsiniz, özgürmüşüz, kafamıza göre takılıyormuşuz gibi görünür. Oysa, oksijeni alırsanız, hepimiz anında ölürüz. Bitki örtüsünü alın, ölürüz. Güneş olmadan, bütün bitkiler ölür. Bizler birbirimizle bağımlıyız. (Jacque Fresco)

-Bunu tamamen öğreti olarak almalıyız. Bu sadece insanlığın bu gezegendeki tecrübesi değil, toplam bir tecrübe ve bizler de, bitkiler ve hayvanlar olmadan yaşayamayız. Dört element olmadan yaşayamayız. Ne zaman bunu bir öğreti olarak kabul etmeye başlayacağız? Başarılmazı gereken şey bu. Başarı, çevremizdeki her şeyle ne kadar iyi ilişki içinde olduğumuza bağlıdır. Torunlarıma umdukları, düzgün, barış içinde, her şeyin yolunda olduğu, sosyal bir dünya, miras bırakamadığım gerçeğinin farkındayım, bugün Etiyopya’da, Endonezya’da, Bolivya’da, Filistin’de, İsrail’de yetişen her çocuğun da, aynı umuda sahiptir. Bütün topluluğu dikkate almalısınız. Yoksa ciddi sorunlarınız olur. Artık bütün dünyanın topluluk olduğunu görmek zorundayız ve birbirimize bu yönde dikkat etmeliyiz. Bu sadece insanoğlunun topluluğu değildir. Bu bitkilerin, hayvanların ve elementlerin topluluğudur. Bunu anlamaya gerçekten ihtiyacımız var. Bizi mutluluğa ve huzura götürecek olan budur. Şu an hayatlarımızda eksik olan budur. Buna maneviyat diyebiliriz. Fakat konunun aslı; huzur, birbirine bağlı olmaktan gelir. Bizim tanrısal özelliğimiz budur, bu bizim bir parçamızdır. Bunu gerçekten, içinizde, derinlerde hissedebilirsiniz. Bu inanılmaz muhteşem duygudur ve sahip olduğunuzda bilirsiniz. Bunu paradan alamazsınız. Bunu bağlanmaktan alırsınız. (John Perkins)

-Eğer bu ülkeye zarar vermiyorsa, nükleer silahlar yapmaya nasıl devam edeceğiz, ne demek istediğimi biliyorsunuz? Askeri endüstriye ne olur, hepimiz bir olmayı başarırsak? Bu ekonomiyi mahvedecektir. Her halükarda sahte olan ekonomiyi… Otlakçı olan ekonomidir. Hükümetin neden çatırdağını görüyorsunuz… Koşulsuz sevgiyi tecrübe etme düşüncesiyle. (Bill Hicks)

-İnanıyorum ki, silahsız gerçekler ve koşulsuz sevgi dünyada son sözü söyleyecektir. (Dr. Martin Luther King Jr. 1929-1968)

Kişisel varlığımızın bütününün, dünyamızdaki diğer her şeyin bütününe bağlı olduğunu bir kez anladığımızda, koşulsuz sevginin ne anlama geldiğini göreceğiz. Sevgi, önyargısız olarak, her şeyi kendiniz gibi ve kendinizi her şey gibi görmektir. Nitekim bir zamanlar hepimiz bir bütündük.

-Hepimiz bir yıldızın merkezindensek, parçamız olan her atom bir yıldızın merkezindense, o halde hepimiz aynı şeyiz. Buffalo’da sokaktaki bir kola makinesi veya bir izmarit de, bir yıldızdaki atomlardan oluşuyor. Sizin ve benim gibi, binlerce kez dönüşüme uğradılar. Bu yüzden, o dışarıdaki şey benim sadece. Peki, ne var bundan korkacak? Teselli arayacak ne var? Hiçbir şey. Korkacak bir şey yok çünkü, her şey biziz. Sorun, doğarken, adımız konarken, kimliğimiz olduğunda bölünmemizdedir. Birlikten ayrılıyoruz ve dinlerin istismar ettikleri budur. Bazı insanlar, birliğin tekrar bir parçası olma arayışını alırlar ve bunu sömürürler. Buna tanrı derler, kuralları olduğunu söylerler, bence bu zalimcedir. Bence bunu din olmadan da yapabilirsiniz. (George Carlin, 1937-2008)

-…dünya dışından gelen bir ziyaretçi, insan toplulukları arasındaki farklılıkları incelese, bulacağı benzerliklerin, farklılıklarla karşılaştırıldığında saçma sapan olduğunu fark eder. Hayatlarımız, geçmişimiz ve geleceğimiz, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara bağlıdır… Biz insanlar, tabiatı ve güçleri oluşturan atomları ve heykeltıraşlığını yaptığı bu evreni gördük… Bizler, evrenin cisim bulmuş gözleri, kulakları, düşünceleri ve duygularıyız. En azından, kökenlerimiz hakkında meraklanmaya başladık… Yıldızları oluşturan yıldız tozu, milyar milyarlarca atomun organize bütünlüğü, tabiatın evriminin tasarlanması, çok uzun bir yoldan geçerek Dünya Gezegeni’ndeki bilinç şeklini aldı. Bağlılıklarımız türlere ve gezegenedir. Dünya için konuşuyoruz. Kurtarmayı ve geliştirmeyi amaçladığımız zorunluluğumuz, sadece kendimiz için değil, aynı zamanda özümüzü oluşturan muazzam ve kadim kainat için de sahiplenilmelidir. Hepimiz tek türüz. Bizler yıldız ışığını toplayan yıldız tozuyuz. (Carl Sagan, 1934-1996)

Sosyal sistemlerimizin eskimiş ve çökmüş olduğunu, ortaya koyma zamanıdır. Herkesin değerli ve gerçekten özgür olduğu, uzun soluklu küresel toplumu yaratmak için, birlikte çalışmalıyız. Şahsi inanışlarınız, her ne olursa olsun, hayatın gereksinimlerine gelince anlamsızdır. Her insan çıplak olarak doğar. Isınmaya, beslenmeye, suya, barınmaya ihtiyaç duyar. Geriye kalan her şey ikinci plandadır. Elimizdeki en önemli konu, dünya kaynaklarının akıllı idaresidir. Bu, parasal sistem ile asla sağlanamaz, çünkü çıkar amacı gütmek bencillik gütmektir. Bu nedenle de eşitsizlik, dengesizlik tabiatında vardır. Bununla beraber, politikacılar da kullanışsızdır. Hayat dair gerçek sorunlarımız politik değil, tekniktir. Ayrıca, din gibi ideolojiler, insanları böler, değerinin, amacının ve sosyal alakasının kabul edilmesi için toplumda büyük bir yankı gerektirir. Umarız, zamanla din, materyalizmini ve hurafelerini kaybedecek ve felsefe alanında yerini alacaktır. Gerçek şu ki bugün toplum, yaratıcılık, birleşme ve ilerleme yerine sürekli savunma ve güvenlikten bahseden politikacılar sebebiyle geri kalmıştır. Bugün sadece ABD, savunma için yılda 500 milyar dolar harcıyor. Bu, Amerika’daki her lise öğrencisini 4 yıllık bir koleje göndermeye yeter. 1940’larda Manhattan Projesi, kitle imha silahlarının ilkini üretti. Bu programda 130.000 insan görev aldı ve inanılmaz para harcandı. O bilim adamı grubu, insanları öldürme yolları yerine, kendi kendini geçindiren, bolluk içinde bir dünya yaratmak için çalışsaydı, hayatlarımızın bugün nasıl olabileceğini bir hayal edin. Amaçları bu olsaydı bugün hayat çok daha farklı olurdu. Kitle imha silahları yerine, çok daha güçlü bir şeyi ortaya çıkarma zamanıdır. Kitle Üretim Silahları (WMC – Weapons of Mass Creation).

Bizim asıl tanrısallığımız, yaratabilme kabiliyetimizdir. Yaşamın ortak yaşamsal bağlantılarını anlayarak güçlenip, tabiatın gelişmekte olan yapısını rehber aldıktan sonra, yapamayacağımız veya başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Tabi ki, değişmeyi reddecek kurulu düzenin, değişik çeşitleriyle yüzleşeceğiz. Bu düzenin kalbinde parasal sistem vardır. Önceden açıklandığı gibi, kısmi rezerv politikası, borçla oluşturulmuş bir kölelik çeşididir. Toplum bu şekilde özgür olamaz. Serbest ticaretin formu olan serbest pazar kapitalizmi, dünyayı mahkum etmek ve ülkeleri yönetmek için borcu kullanıyor, bir avuç geniş iş ve politika gücüne hizmet ediyor. Gözle görülen bu ahlaksızlıklar bir yana, sistemin kendisi rekabete dayalıdır. Bu nedenle kamu refahı için yapılan, büyük boyutlu işbirliklerini derhal imha eder. Dolayısıyla gerçek bir küresel yapılanmaya her kalkışma engellenir. Bu finansal ve şirketsel yapılar artık eskimiştir ve ortadan kalkmalıdır. Tabi ki iş dünyasının ve ekonominin elitlerinin bu fikre katılacağını sanacak kadar saf değiliz. Güç ve kontrollerini kaybederler. Barışçıl ve stratejik bir eylem başlamalıdır. Hareketin en güçlü aşaması basittir. Güç odaklarını insanların lehine hareket etmeye zorlamak için davranışlarımızı değiştirmeliyiz. Sistemi desteklemeyi bırakmalıyız. Bu düzenin değişmesinin tek yolu, bitmeyen bu kusurların ve ahlaksızlığın farkında olup, bunun bir parçası olmayı reddetmemizdir.

-Onlar, bizim önerdiğimiz tasarımlardan dolayı, para sistemini bırakmayacaklardır. Sistem çökmek zorundadır ve insanlar seçilmiş liderlerine olan inançlarından vazgeçmelidir. Eğer Venüs Projesi ana alternatif olarak seçilirse, bu, değişimin başlıca öğesi olacaktır. Olmazsa, sonuçlarından korkuyorum. İstatistikler ülkemizin iflas etmek üzere olduğunu gösteriyor. Muhtemelen, ülkemiz askeri bir diktatörlüğe dönüşecek, isyanları engelleyebilmek ve sosyal çöküşü tamamlamak için. ABD çökerse, diğer tüm kültürler de benzer durumlarla karşılaşır. (John Perkins)

Şimdilerde dünyanın finans sistemi, gelirin düşmesinden dolayı, uçurumun eşiğindedir. 2003’de piyasa uzmanlarının belirttiği, ABD ulusal borcunun üzerindeki faiz, 10 yıl içinde altından kalkılamayacak hale gelecek. Bu, teorik olarak ABD ekonomisinin iflası anlamına gelir ve bunun dünyaya yansıması çok büyük çapta olur. Kısmi rezerv bazlı parasal sistem, genişlemesinin teorik limitlerine ulaşıyor ve bu aralar gördüğünüz banka iflasları sadece başlangıçtır. İşte bu nedenle enflasyon alıp başını gitmiştir, borcumuz rekor seviyelerdedir, hükümet ve FED, yozlaşmış sistemi daha da kanatmak için yeni para basmaktadır. Bankaların hayatta kalmasını sağlamanın tek yolu, daha fazla para yapmaktır. Daha fazla para yapmanın tek yoluysa, daha fazla borç ve enflasyon yaratmaktır. Tabloların dönmesi ve insanların önceden almış oldukları kredileri ödeyemez hale gelip yeni krediler almak istememesi, sadece an meselesidir. Paranın genleşmesi duracak ve daha önce görmediğimiz derecede bir küçülme başlayacaktır. Piramit şeklindeki bir çağın sonu. Hâlihazırda, başlamıştır. Bu yüzden, bu finansal batışın zayıflığını avantajımıza çevirerek, ne olduğunu ortaya koymalıyız.

İşte bazı öneriler:

1. Bankacılık sahtekârlığını ortaya koyun. Citibank, JP Morgan Chase ve Bank of America, ahlaksız federal rezerv sisteminin en güçlü denetleyicileridirler. Bu kuruluşları boykot etme zamanıdır. Eğer bunlarda banka hesabınız veya kredi kartınız varsa, paranızı başka bankaya yatırın. Mortgage anlaşmanız varsa, başka bankadan tekrar finanse edin. Hisselerine sahipseniz, satın. Onlar için çalışıyorsanız, işi bırakın. Bu hareket, özel bankacılık kartelinin arkasında gerçek güç olan FED’i küçük düşürecektir. Bankacılık sisteminin sahtekâr olduğunun farkına varılmasını sağlayacaktır.

2. Televizyon haberlerini kapatın. Haber almak için internetteki bağımsız haber ajanslarını ziyaret edin. CNN, NBC, ABC, FOX ve diğerleri, statükoyu korumak için tüm haberleri filtreden geçirirler. Tüm ana medya kurumlarına sahip dört şirket yüzünden, tarafsız haber imkânsızdır. İnternetin gerçek güzelliği de buradadır. İnternetteki serbest bilgi akışından dolayı, kurulu düzen kontrolünü kaybediyor. İnterneti her zaman korumalıyız, çünkü bugün gerçek kurtarıcımız odur.

3. Kendinizin, ailenizin veya tanıdığınız herhangi birinin askeriyeye katılmasına, asla izin vermeyin, Bu eskimiş kurum, artık sadece kurulu düzeni devam ettirmek için kullanılıyor ve artık amacına uygun değildir. Irak’taki ABD askerleri, ABD şirketleri için çalışıyorlar, insanlar için değil. Propaganda güçleri, bizi savaşın doğallığına ve askeriyenin onurlu bir kurum olduğuna inandırmaya çalışıyor. Eğer savaş doğal bir şey ise, neden her gün, travma sonrası stres bozukluğu sebebiyle, 18 eski Amerikan askeri intihar ediyor? Eğer erkek ve kadın askerlerimiz bu kadar onurlandırılmışlarsa, neden Amerikalı evsiz insanların %25’i, eski askerden oluşmakta?

4. Enerji şirketlerini desteklemeyi bırakın. Müstakil bir evde yaşıyorsanız, şehir şebekesinden çıkın. Evinizi temiz enerji ile kendi kendini idare edecek hale getirmenin yollarını araştırın. Güneş, rüzgâr ve diğer yenilenebilen enerjiler, artık ulaşılabilirler ve geleneksel enerjilerin bitmek bilmeyen fiyat artışıyla uğraşmaktansa, bunları araştırmak daha ucuz olacaktır. Araba kullanıyorsanız, bulabildiğiniz en küçük arabayı alın ve birçok dönüşüm teknolojilerinden birini değerlendirin bu teknoloji arabanızı hibrid haline getirebilecek, elektrik veya başka bir kaynağı benzin yerine kullanabilecek.

5. Politik düzeni reddedin. Demokrasi aldatmacası zekamıza hakarettir. Parasal sistem içinde asla gerçek bir demokrasi olmamıştır, olmayacaktır. Aynı şirketler tarafından yönetilen iki partimiz var. O pozisyonlara şirketler tarafından getiriliyorlar ve popülerlikleri suni olarak medya tarafından oluşturuluyor. Özünde yozlaşmış bir sistemin içinde, 2 yılda bir personel değişimi, anlamsızdır. Bu politik oyunun gerçek yanı yokmuş gibi davranmak yerine, enerjinizi bu bozuk sistemin üstesinden gelmeye odaklayın.

6. Harekete katılın. www.thezeitgeistmovement.com’a girin. Bize sosyal değişim için yaratacağımız, dünyanın daha önce hiç görmediği büyüklükteki kitle eylemi için destek olun. Herkesi, bu özünde yozlaşmış sistem hakkında harekete geçirmeli ve bilinçlendirmeliyiz. Tek gerçek uygulanabilir çözüm çerçevesinde, bütün insanlık için kullanılacak, gezegendeki tüm doğal kaynakları açıklayarak, herkesi teknolojinin gerçek durumuyla ilgili bilgilendireceğiz ve dünya savaşmak yerine birlikte çalışırsa, hepimizin nasıl özgür olabileceğini anlatacağız.

Seçim sizin. Finansal sistemin kölesi olmaya devam edebilirsiniz, böylece kendinizi materyalistik çöple ve boş eğlencelerle rahatlatırken, bitmeyen savaşları, depresyonları ve dünyadaki adaletsizliği izlersiniz. Ya da, enerjinizi doğru, anlamlı, bütüncül ve tükenmez değişime, ardında kimseyi bırakmadan tüm insanları özgür kılan ve desteklemek için gerçekçi imkânlara sahip olan değişime odaklarsınız. Fakat, sonunda en mühim değişim, başta sizin içinizde gerçekleşecek olandır. Gerçek devrim, bilinçte olacak devrimdir ve her birimizin öncelikli ihtiyacı, doğru olduğuna koşullandırıldığımız, ilahi, materyalistik zırvalardan kurtulmak, keşfetmek, geliştirmek ve düzenlemektir, tecrübeyle sabit bütünlüğümüzden gelen imge ile. Bu size bağlı.

“Bütün bu tartışmalarda ve konuşmalarda yapmaya çalıştığımız, beyinlerde radikal bir değişim sağlayamazsak ne olacağını görmektir. Her şeyi olduğu gibi kabul etmemek için… Fakat onları anlamak için, içinde olmak için, incelemek için, bütün kalbinizi ve aklınızı, sahip olduğunuz her şeyinizi, keşfetmeye verin. Farklı yaşamanın bir yolu. Fakat sadece size bağlı ve asla bir başkasına değil. Çünkü burada öğretmen yok, öğrenci yok, lider yok, yol gösterici yok, efendi yok, kurtarıcı yok. Kendiniz için, öğretmensiniz ve öğrencisiniz, efendi, yol gösterici, lider sizsiniz, siz her şeysiniz! Ve unutmayın, anlamak, değişimdir.”

İçerik, belgeselin türkçe altyazısından alınmıştır.

İçindekiler