Hıristiyanlığa Reddiye

2 Ekim 2012 0 Yazar: Alıntı

Giriş

HIRİSTIYANLIĞA REDDİYE
YAHUT
KİLİSEDEN CAMİYE
(Tuhfetü’i-erib fi’r-reddi ala ehli’s-salib)

Bütün hamd ve şükürler Allahü Teâlâ’ya mahsustur. Dualar ve iyilikler onun peygamberi Muhammed aleyhisselam’a olsun. Hak Teâlâ beni, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselam’ın dinine hidayet ederek sonsuz lütuf ve ikramda bulundu. Yüce İslam dininin kat’i delillerine baktım ve gördüm ki, en küçük bir temyiz kabiliyeti olan kimse için, bu kuvvetli deliller gizli kalacak şeyler değildir. Meğerki gözünü küfür ve inad perdesi kaplamış bir şuursuz olsun.

İslam âlimlerinin kitaplarını inceledim. Onları da yeterli buldum. Ancak, Hıristiyanlık ve Yahudilik aleyhine yazılan reddiyelerde hemen hepsi akli delillere başvurup birkaç mes’ele müstesna, nakli deliller göstermemişler. Akli ve nakli delillerle ve kendi kitaplarındaki sözlerle reddeden sadece ibni Hazm’dır.

Bu sebeple nakil yolu ile gelen sözleri ve delilleri mukayese ederek, insaf üzere hareket etmeyi esas kabul ettim. Böylece Hıristiyanların batıl, fikirlerini, teslise bağlı esasları ile akla uymayan bozuk yollarım beyan eylemeyi, İncilleri ile bunları yazanları ve yapmakta oldukları ayinleri ve bunları icat edenleri, naklettikleri şeylerdeki küfürlerim açıklamayı, Hazret-i Mesih aleyhisselama iftiralarını, Allah’ü Teâlâ’ya yalan isnatlarını, İncil hakkında yaptıkları hile ve fesatlarını ve nihayet haçlarına olan secde ve ibadetlerindeki bozuklukları duyurmayı hararetle arzu ediyordum. Cenab-ı Hak bu arzumu gerçekleştirdi ve bu kısa kitapçığın yazılmasını bana ilham etti. Bu kitabımda evvela kendi hayat hikâyemi, vatanımdan ayrılışımı, İslam dinine nasıl girdiğimi anlattım. Sonra Tunus Emiri Ebü’l- Abbas Ahmed’in ve oğlu Ebü’l-Faris Abdü’l-aziz’in hükümetleri devrinde meydana gelen olayları, sahip olduğum nimet ve ihsanı beyan eyledim. Nihayet son kısımda Hıristiyanlığı red ve millet-i Muhammediyyenin faziletini ispata dair olan mevzuları açıkladım. Böylece vücuda gelen bu özlü eseri «Tuh-fetü’1-Erib Fi’r-Reddi Ala Ehl-i Salib» diye isimlendirdim.

Eser üç fasıldır.

Birinci fasıl: İslamiyeti kabul edişim ve Tunus hükümdarının yanındaki işlerim hakkındadır.

İkinci fasıl: Hicri sekiz yüz yirmi üç senesinde Tunus’un ikinci Hükümdarı Ebü’l-Faris Abdülaziz’in zamanında bulunduğum vazifelerle adı geçen hükümdarın güzel ahlakı ve eserleri hakkındadır.

Üçüncü fasıl: Hıristiyanlığın reddi ve Hazret-i Muhammed’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberliğini Tevrat ve İncil gibi diğer peygamberlerin kitaplarındaki delillerle ispat hakkındadır.

İnşaallah bu faslın bitmesiyle bu kitabın maksadı da Allah’ın kuvvetiyle sona erecektir. Kudret ve kuvvet ancak yüce olan Cenab-ı Hakk’a mahsustur.

BİRİNCİ FASIL
İslamiyeti Kabul edişim ve Tunus Hükümdarının Yanındaki İşlerim

Malumunuz olsun ki, ben Mayorka* ülkesindenim. (Cenab-ı Hak burayı feth etmeği, Müslümanlara tekrar nasip etsin!) Bu şehir deniz kenarında, iki dağ arasında küçük bir vadi ile ortasından bölünmüş, ticaret yeri bir memlekettir, iki limanı vardır. Bu limanlarda, kıymetli mallar yüklü büyük gemiler yatar. Bu memleket, Mayorka Adası diye tanınır. Ormanlarının çoğu zeytin ve incir ağaçlarıdır. Her sene Mısır’a, İskenderiye’ye yirmi bin fıçıdan, fazla zeytinyağı gönderilir. Adada sayıları yüz yirmiyi aşan çok sağlam kaleler vardır.

Babam, Mayorka ahalisindendir. Kendisinin benden başka çocuğu yoktu. Altı yaşıma girince beni bir papaz’a teslim etti. Ben bu papazdan İncil’i okudum, iki sene zarfında yarısından çoğunu ezberledim. Bundan sonra iki sene kadar da İncilin özel terimlerini ve mantık ilmi öğrenmekle uğraştım, Sonra “Katalan” arazisinden olan ve Hıristiyanlar arasında ilim memleketi sayılan «Larde» şehrine gittim. Bu memleketi bir nehir ortasından ikiye bölmüştür. Buranın toprağı altınla karışıksa da orada herkesin bildiği üzere, geliri, masraflarını, korumadığından Öylece terk edilmiştir. Meyvası pek çoktur. Çiftçilerin bir şeftaliyi dört parça edip güneşte kuruttuklarını, kabağı ve havucu kurutup kışın geceden ıslatarak taze gibi pişirdiklerini gördüm Hıristiyanlardan ilim öğrenmek isteyenler burada toplanırlar. Sayıları bin – bin beş yüz kişiye kadar yükselen bu talebe topluluğuna yalnız ders okutan papaz karışır ve idare eder. Memleketin en çok yetişen nebatı safrandır. Ben bu memlekette altı sene kadar tıp ve nücum (yıldızlar ilmi) okudum. Sonra dört sene kadar da İncil ve İncil’in terimlerini okuttum.

Daha sonra «Nebuniye» ye gittim; burası da pek büyük bir şehirdir. Taş ocağı olmadığından binaları tuğla ile yapılmıştır. Orada her tuğlacının kendine mahsus bir nişanı vardır. Tuğlaların güzelliği ve pişkinliği memurlar tarafından kontrol edilir. Bir tuğlacının yaptığı tuğla eğer dağılır, parçalanırsa parası geri alındığı gibi, dayak cezası da verilir.

Bu şehirde her yıl ilim tahsili için iki binden fazla talebe toplanır. Tahsilde bulunanlar belli olsun diye —hükümdar veya şehzade bile olsa— hepsi sadece ruhani elbisesi giyerler. Bunlara da ancak ders okudukları papaz karışır ve hükmeder. Ben bu memlekete varınca Nikola Mertil ismiyle tanınan, Hıristiyanlar arasında kadri büyük, ihtiyar bir papazın kilisesine gidip orada yerleştim. Bu zat, Hıristiyanlar arasında ilim ve dindarlık cihetiyle yüksek bir mertebeyi haizdir. Zamanın feridi (seçkini) idi. Hükümdarlar tarafından kendisine müracaat olunur, hediyeler gönderilir, bu hediyelerin onun tarafından kabulü ile şeref kazanırlar, varlığının uğur sayılmasına bütün Hıristiyanlar tarafından rağbet edilirdi.

Ben bu papazdan Hıristiyan dininin usul ve hükümlerim okudum. Daima hizmetinde bulundum: Kendisine yakın olmaya çok itina ve ihtimam ettim. O da beni en yakın talebesi olarak herkese takdim etti. Hatta o derece ona yakın oldum ki, evinin ve kilerinin anahtarlarım bana teslim etti. Yalnız evinin içinde bulunan ve arada sırada yalnızca girdiği . bir odanın anahtarını vermedi. Allah bilir, buraya öteden beriden kendisine hediye olunan eşya ve malları koyuyordu, işte bu veçhile on sene tahsile gayret ettim. Onun hizmetine bütün kudretimle hayatımı vakfederek ona sımsıkı bağlandım.

Bir gün hastalanıp ders okutmağa çıkamadı. Derse gelenler dershanede otururlarken bir takım mes’elelerin müzakeresine başlandı. Nihayet bahis, . Cenab-ı Hakk’ın Hazret-i İsa’ya (A.S.) indirmiş olduğu şu «Senden sonra bir peygamber gelir, ism-i şerifi Paraklit’tir» mealinde olan ilahi hükme dayandı. Bu hususta hazır olanlar arasında pek çok münakaşalar cereyan etti. Fakat mes’ele halledilmeden dağılıp gittiler. Ben de kalkıp üstadın evine geldim.

— Bugün aranızda ne gibi bahisler cereyan etti? diye bana sordu -Ben de:
— Paraklit isminde ihtilaf olundu. Filan şöyle dedi, filan da şöyle cevap verdi, dedim.
— Sen ne cevap verdin? diye sordu.
— Filan şarihin İncil şerhinde verdiği cevabı verdim, dedim. Onun üzerine buyurdular ki:
— Sen kusur etmemişsin, yaklaşmışsın. Filan hata etmiş. Filan da oldukça yaklaşmış. Lakin hak olan bunlardan hiçbiri değildir. Bu yüce ismi ancak ilimde çok ileri gitmiş alimler bilir. Sizin ise ilimden nasibiniz pek az bir şeydir.

Bunun üzerine ben kalkıp üstadın ayaklarına sarılarak:
— Efendim, bilirsiniz ki, ben vatanım olan uzak bir ülkeden buraya geldim. On senedir hizmetinize devam ve rızanızı kazanmağa gayret ettim. Sizden sayılamayacak derecede bilgiler edindim. Şimdi siz muhterem üstadımdan bu mübarek ismi dahi bendenize açıklamak suretiyle ihsanınızı tamamlamanızı niyaz ve istirham ederim.

Üstad bu sözler üzerine ağlamağa başladı ve dedi ki:
— Oğlum, vallahil’azim bana olan iyi hizmetin sevgin ve sadakatin cihetiyle seni çok severim. Evet, bu mübarek ismi bilmekte sayısız faydalar vardır. Lakin korkarım ki, saklamaz da söylersin. Sonra Hıristiyanlar seni o dakikada öldürürler.

O, böyle söyleyince benim merak ve heyecanım bir kat daha arttı:
— Üstadım, dedim, Allah, İncil ve Mesih hakkı için bana söyleyeceğiniz sırların hiçbirini ifşa etmem.

Böyle teminat verdikten sonra üstad dedi ki:
— Oğlum, sen benim yanıma geldiğin vakit memleketinin Müslüman memleketlerine yakın olup olmadığını, Müslümanlarla kavga edip etmediğinizi sormuştum. İşte o suali, İslam ile aranızdaki ayrılığın derecesini ölçmek için sormuştum. Bil ki «Paraklit» ismi, Müslümanların peygamberi Hazret-i Muhammed (S.A.) in mübarek ismidir. Kendisine Danyal Aleyhisselamın lisanı üzere mezkur olan dördüncü kitap ki, Kur’an nazil olmuş ve bu kitabın o peygamber-i celile nazil olacağını ve dininin hak dini, milletinin de İncil’de adı geçen ak millet olduğunu Danyal Aleyhisselam haber vermiştir.

Üstadın bu açıklaması üzerine:
— Hıristiyanlık hakkında ne dersiniz diye sordum. Bunun üzerine üstad gayet ciddi bir tavır aldı ve dedi ki:
—Oğlum, eğer Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselamın dini üzere olsalar İlahi din üzere kaim olmuş olurlardı. Çünkü İsa’nın (A.S.) ve bütün peygamberlerin dinleri, Allah’ın dinidir.
— Öyle ise bu işten kurtuluş nasıl olur?
— Müslüman olmakla.
— Müslüman olan necat bulur mu?
— Evet, Müslüman olan dünya ve ahirette necat bulur.

Bu sözü üzerine:
— Efendim, akıllı olan kimse en faziletli ve en hayırlı olan şey ne ise kendi nefsi için onu seçer. Siz İslam dininin fazilet ve yüksek kıymetini kavradığınız halde niçin Müslüman olmadınız? Ne mani vardı? dedim.

— Oğlum, Allah’ü Teala, İslamiyetin faziletini ve İslamın peygamberinin şerefini, bana küçük yaşta değil, ihtiyarladıktan sonra nasip etti. Bu hususta bizim için öne sürülecek bir özür yoktur. Belki ilahi hüccet üzerimizde durmaktadır. Eğer sen yaşta iken Vacib Teala Hazretleri bana hidayet buyurmuş .olsaydı, her şeyi terkeder Hak dinine alenen girerdim. Dünyaya muhabbet her günahın başı ve temelidir. Benim Hıristiyanlar yanında sahip olduğum izzet ve itibarı, nüfuzumun çokluğunu ve mallarımı biliyorsun. Eğer bende Müslümanlığa birazcık meyil ve rağbet görülecek olsa Hıristiyanlar beni yaşatmazlar, derhal öldürürler. Farz edelim ki ellerinden kurtulup İslam memleketlerine iltica ettim. Müslümanlara «Ben İslam dinini kabul ettim, size geldim» diyecek olsam: «Hak dine girip kazanmışsın. Allah’ın azabından nefsim kurtarmış olduğun bir dine girmekle bizi minnet altına koyduğunu mu sanıyorsun?» diyecekler. Ben onların dilini bilmem. Onlar benim hakkımı bilmezler. Doksan yaşında bir ihtiyar olarak yanlarında kalıp açlıktan ölürüm. Ben Allah’a şükürler olsun, Hazreti İsa’ya (A.S.) gönderilmiş olan dinin bütün hakikatlerine inanıyorum. Bunun üzerine dedim ki:

— Efendim, ben İslam diyarına gidecek ve İslam dinine girecek olsam bana yardım ve delalet eder misiniz?
— Eğer aklın varsa ve kurtuluşa ermeyi istersen hiç durma, git. Dünya ve ahret saadeti senindir. Lakin oğlum, aramızda geçen bu sözlere şimdi hiç kimse vakıf değildir. Konuştuklarımızı çok gizli tutmalısın. Eğer bunlardan bir şey sezdirecek olursan Hıristiyanlar seni o dakikada öldürürler ve ben seni kurtarmağa muktedir olamam. Bunları benden işittiğini söylemen de sana fayda vermez. Zira ben, canımı kurtarmak için inkar ederim. Sözlerim senin aleyhinde dinlenir. Senin benim aleyhimde söyleyeceğin sözler ise doğru olarak kabul edilmez. İşte bu hususta bir şey sezdirecek olursan ben senin kanından mesul değilim, dedi.
Ben de:
— Böyle bir halden Allah’a sığınırım, diyerek istediği gibi kendisini temin ettim.

Yol tedarikini yapıp, kendisiyle vedalaştım. Bana hayır dua etti. Yol harçlığı yapmam için hediye olarak elli altın verdi. Ben de oradan deniz yoluyla memleketim olan Mayorka’ya geldim. Altı ay kaldıktan sonra Sicilya’ya geçtim. Müslüman memleketlerine gidecek bir gemi için beş ay da orada bekledim. Sonra Tunus’a gidecek bir gemi geldi. Ona binip, akşam üzeri hareket ettik. Allah’ın yardımıyla ertesi gün öğle vakti Tunus limanına vardık. Buraya demir attığımız zaman benim geldiğimi işiten oradaki Hıristiyanlar toplandılar, evlerine götürdüler. Dört ay kadar onların yanında misafir oldum. Hıristiyanlara Hükümet dairesinde Hıristiyan lisanını bilen bir kimsenin bulunup bulunmadığım sordum. O sırada Tunus Beyi “Ebü’l-Abbas Ahmed” adında bir zat idi. Onun dairesinde hususi doktoru Yusuf et-Tabib’in Hıristiyan lisanını bildiğini söylediler. Buna haddinden fazla sevinip, hemen doktorun evini sordum. Beni götürdüler. Keyfiyeti doktora arz edip, «Müslüman olmak için geldiğimi» söyledim. Bu hayırlı işin kendi vasıtasıyla olacağına çok sevindi. Atına binip beni hükümet dairesine götürdü. Ebü’l-Abbas Ahmed’in huzuruna girip. keyfiyeti arz etti. Benim huzura kabul edilmem için izin aldı. Huzura girdim. Ebü’l-Abbas Ahmed Hazretleri önce benim kaç yaşında olduğumu sordu. Söyledim. Sonra:

— Hoş geldiniz. Pek güzel.. Müslüman olunuz. Allah mübarek eylesin, dedi. Bunun üzerine ben, tercümanlık eden doktora:
— Efendimize lütfen söyleyiniz ki, dedim, bir kimse bir dini terk edecek olursa onun hakkında çok dedikodu olur. Rica ederim, burada bulunan Hıristiyanların ileri gelenleri çağrılsın, benim halim onlardan sorulsun. Hakkımda ne türlü şehadet edecekleri dinlensin. Ondan sonra Müslüman olayım.

Bu ricam üzerine Ebü’l-Abbas tercüman vasıtasıyla
— Sen Abdullah ibni Selam’ın * iman ile müşerref olduğu sırada Hazreti Peygamber Efendimizden talep ettikleri gibi bir ricada bulundun, dediler ve Tunus’ta bulunan bazı Hıristiyan tüccarlarına ve ileri gelenlerine haber gönderdiler. Beni de meclise yakın bir odaya koydular. Çağırılan Hıristiyan ileri gelenleri ve tüccarları geldiler. Ebü’l-Abbas, onlara sordu:
— Bu gemi ile gelen şu yeni papaz hakkında :ne dersiniz? Onlar cevap verdiler:
— Dinimizin pek büyük bir alimidir. Büyüklerimiz ilimde ondan yüksek derecede kimse görmediklerini teslim ve tasdik etmişlerdir.

Bunun üzerine Ebü’l-Abbas:
— Eğer o adam Müslüman olursa ne dersiniz? dedi. Hepsi birden:
— Allah göstermesin, dediler, bu adam hiçbir zaman bu işi yapmaz.

Ebü’l-Abbas Hazretleri, onlardan bu sözü işitince beni çağırttı. Ben de onların yanma gidip hepsinin huzurunda şehadet getirdim. Hepsi önüne baktı hayret ve dehşet içinde kaldılar ve şöyle dediler.

Bu adama bu işi yaptıran ancak evlenmek arzusudur. Çünkü bizde papaz evlenemez. Sonra kederli ve gamlı olarak çıkıp gittiler. : Bundan sonra Ebü’l-Abbas Hazretleri bana günde bir çeyrek dinar maaş bağladı. Beni misafirhaneye. yerleştirdiler. Hacı Muhammed Es-Saffar’ın kızıyla evlendirdiler. Güveye gireceğim sırada da yüz altın ve bir kat elbise ihsan ettiler. Bu para ile düğün yaptım. Zevcemden dünyaya bir oğlum geldi. Uğurlu olsun diye Peygamberimiz (Sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizin ismini verdim.

İKİNCİ FASIL
Tunus Beyi Ebu’l-Abbas Ahmed ile oğlu Ebu’l-Faris Abdü’l-Aziz’in hükümetleri zamanındaki ahvalim

Müslüman oluşumdan beş ay sonra Ebü’l-Abbas Hazretleri bana Liman Reisliği memuriyetim verdiler. Bundan maksatları, o hizmette bulunduğum müddetçe Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında cereyan edecek hadiselere dair elimden pek çok tercümeler geçeceğinden, Arap lisanını süratle öğrenmem idi. Gerçekten öyle oldu. Aradan bir yıl geçince Arapçayı öğrendim. Mehdiye şehrine giderek oradaki Ceneviz ve Fransız donanması tarafından, gelen mektupları tercüme etmeğe başladım. Sonra Ebü’l-Abbas Hazretleri ile «Kabis» kalesine gittik. Orada dahi Hazineler Müdürü oldum. Daha sonra “Kafsa” kalesine vardık, işte burada Ebü’l-Abbas hastalanıp Hicri yedi yüz doksan altı senesi Şaban ayının üçüncü günü vefat etti.

Ebü’l-Abbas Ahmed’in ölümünden sonra yerine oğlu Ebü’l-Faris Abdü’l-aziz geçti. Merhum babasının, şahsına göstermiş olduğu teveccüh ve vermiş olduğu mertebelere ve tahsisatlara ilaveten beni misafirhane idaresiyle de vazifeli kıldı.

Bu Melik zamanında Liman Reisi ve tercüman bulunduğum sırada bir gün Müslüman mallarını taşıyan bir gemi gelip limanda demir attı. Onu müteakip Sicilya’dan iki gemi daha geldi. Bu iki geminin mürettebatı, Müslümanlara ait gemiyi ele geçirdiler içindeki Müslümanlar canlarım zor kurtarabildiler. Gemideki eşya ve malları yağma ettiler. Ebü’l Faris bu vak’ayı duyunca divanın başkan ve üyelerine, Halku’l-Vad’e denilen yere çıkmalarım, Müslümanların mallarının bedel ödemek suretiyle kurtarılması için Hıristiyanlarla pazarlık yapmalarını emretti. Onlar da bu emir üzerine Halku’l-Vad’e gidip, maiyetlerindeki tercümanı gemiye gönderdiler. Tercüman gemide Hıristiyanlarla anlaşmaya çahştı ise de, çok yüksekten konuştuklarından muvaffak olamadı. Sonradan anlaşıldı ki, adı geçen gemilerden biriyle Sicilya Hıristiyanları arasında hatırı sayılır bir papaz gelmiş. Bu papaz talebelik arkadaşim olup vaktiyle birbirimizi kardeş gibi severdik. Benim Müslüman olduğumu işitmiş, bu hal kendisine güç gelmiş, çok üzülmüş ve beni tekrar Hıristiyan dinine döndürmek için bu gemi ile ta buraya kadar gelmiş. Giden tercüman ile gemide karşılaşmca tercümana:

— Adın nedir?
— Ali.
— Ey Ali, bu mektubu Divanda Liman Reisi olan Abdullah’a ver. işte sana bir altın. Cevabım getirdiğin takdirde bir altın daha veririm, dedi.

Tercüman mektubu alıp, Halku’l-Vad’e geri gelir, olanları bildirdikten sonra papaz ile arasında geçen konuşmayı nakleder. Divan başkanı da mektubu alıp; Cenevizli bir tüccara tercüme ettirdikten sonra, aslı ile beraber Ebü’l-Faris’e gönderir. Ebü’l-Faris mektubu okuyunca bir adam göndererek beni çağırttı. Huzuruna girdiğimde:

— Abdullah, bu mektup deniz ötesinden geldi. Oku bakalım ne yazmışlar, anlayalım, dedi.

Ben de okuyup, gülmeğe başladım:
— Ne gülüyorsun? dedi.
— Efendim, Allah size zaferler versin, bu mektup, bana eskiden dostum olan bir papazdan gelmiş. Hemen tercüme edelim, deyip kenara oturdum. Ve Arapçaya tercümesini yapıp, kendilerine verdim.
Eline alıp okuduktan sonra, kardeşi İsmail’e:
— Vallahi’l-azim hiçbir sözü terk etmemiş, (olduğu gibi tercüme etmiş) dedi. Ve sonra ben de:
—Efendim bunu nerden anladınız? diye sordum.
—Cenevizliler’in yaptığı başka bir tercümeden, dedi.
—Ey Abdullah, bu papaza ne cevap vereceksin? dediler. Ben de:
—Efendim, benim vereceğim cevap, tarafımızdan bilindiği üzere, Hak Din’e rağbetimden dolayı, kendi isteğimle Müslüman olduğumu bildirmektir.
Ayrıca, bana yazı ile bildirmiş olduğu diğer şeylerin hiçbirine cevap vermek istemem, dedim.
Bunun üzerine Ebü’l-Faris Hazretleri;
— Ey Abdullah, senin tam ve doğru bir Müslüman olduğunu öğrenmiş olduk. Bu hususta hiçbir şüphemiz yoktur. Fakat, «Harp hiledir», hadis-i şerifinin hükmüne dayanarak, yazacağın cevapta, Müslüman mallarının geri verilmesi hususunda papazın, gemi sahibine söyleyip yardım etmesini ve Müslüman tüccarlarla bir anlaşmaya varıldığı takdirde malların tartılması bahanesiyle senin de kantarcı ile beraber çıkıp, geceleyin gemiye kaçacağım bildir, dedi.

Ben de aynen emrettikleri üzere bir cevap yazıp gönderdim. Papaz mektubumu okuyunca sevinmiş olmalı ki, malların geri verilmesi hususunda talep ettikleri parayı azalttılar. Sonra, tartacak olan adam birkaç defa gemiye gidip geldiyse de, ben gitmedim. Nihayet papaz gelmemden ümidini kesince gemiyi kaldırıp, cehennem olup gitti.

Papazın yollamış olduğu mektup şu mealde idi;
«Kardeşin Fransis Papaz selamdan sonra sana şunları bildirir: Ben bu beldeye, seni bulup, beraberce geri götürmek için geldim. Bugün Sicilya’ya hakim olan zatın yanında yüksek bir mertebeye sahibim. Azletmek, tayin yapmak ve memleketin bütün işleri benim, elimdedir. Şimdi sözüme iyice kulak ver de Allah’ın bereketinin bulunduğu bu tarafa gel. Mallarım ve diğer eşyalarım elimden çıkar diye, sakın korkma. Ben, seni hayal ettiğinden daha çok tatmin edecek mal ve makama sahibim, istediğini vermeğe hazırım. Selam.»

TUNUS HÜKÜMDARI EBÜ’L-FARİS ABDÜ’L-AZIZ’DEN BAZI HATIRALAR

Ebü’l-Faris, bütün millet hakkında kitap ve sünnet üzere adalet icra etmiştir. Alim ve Salihlere iltifat ve ikramda bulunmak onun güzel huylarından ve yüksek hasletlerindendir. Tunus’a gelen misafirlere tazim ve hürmet ettiği gibi, Resûlallah’ın Ehl-i Beytine son derecede riayet eder, herkese mertebelerine göre ihsanlarda bulunurdu. Ebü’l-Faris’in bu hususiyetinden dolayı doğu ve batıdan pek çok insanlar gelirdi. Misafirlerin gerek orada kalmaları ve gerekse dönmeleri esnasında azami kolaylıklar sağlanır ve bu husus üzerinde titizlikle durulurdu.

Her sene, peygamberimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) in doğum gecesine hürmeten Rebi’ül-evvel ayının onikinci gecesi bir toplantı yapılırdı. Toplantıda gülsuyu vesaire dağıtımından başka divan gelirinden altmış dinar verilmekte idi. *

Ebü’l-Fans’in her kim olursa olsun mazlum olana merhamet ve insafı o derece şöhret bulmuştu ki, küçük – büyük bütün memurlar ve maiyetinin ileri gelenleri ona imtisal ederek zulümden sakınırlar ve kendilerinden şikâyetçi bir kimsenin çıkmamasına son derece dikkat ederlerdi.

Sık sık hapishanelere gider, orada bulunanların hal ve hatırım sorar, tahliyesi lazım gelenleri salıverir ve cezaya müstahak olanların da cezasını verirdi.

Çok sadaka ve ihsanda bulunması halk arasında yaygındı. Yardıma muhtaç olanların adlarını bir deftere kaydettirip, Fakih Ebu Abdullah Mohammed ibni Selamüt-Taberi’yi dağıtma işiyle vazifelendirmiş ve onun vasıtasıyla ihtiyaç sahiplerine yardım adet olmuştur.

Her sene Mekke, Medine ve civar halkına ve hacıları yol kesenlerden korumaları için Arap şeyhlerine çeşitli yardımlarda bulunurdu.

Endülüs halkına dahi her sene para. at, silah, barut ve buğday gönderirdi. Ölümünden sonra geri . kalan hasılatı ile Hıristiyanlardan Müslüman esirlerin kurtarılması için bir miktar arazi vakfetmiş, başına emin bir zat olan Ebu Abdullah Muhammed ibni Azüzi’yi getirmişti. Vaki hâsılat ile bir taraftan arazi satın alınarak masrafın çoğaltılmasına çalışılırken, bir taraftan da Tunus limanına gelen Müslüman esirlerin devlet hazinesinden bedelleri verilerek kurtarılmalarını vasiyet etmişti. Hatta Ebü’l- Faris Tunus’ta mevcut olan her vilayetin Hıristiyan tüccarlarına: Müslüman esirlerden ellerine geçeni alıp getirmelerini, gençler için altmış, ihtiyarlar için kırk – elli dinar kadar akçe verileceğine dair benim tercümanlığım vasıtasıyla bir mukavele yapmıştı. Bu mukaveleden sonra, Hıristiyanlar pek çok esir getirip hazineden akçelerini almışlardır. Bu kitabın yazıldığı tarih olan işbu (823 H.) senesinde de bu anlaşma devam etmektedir.

Güzel icraatlarından biri de şudur: Deniz kapısı dışında bulunan ve bazı Hıristiyanların senede on iki bin dinara kiraladıkları hanı yıktırdı. Çünkü içinde içki içmek ve türlü rezaletler yapmak suretiyle halkın umumi huzurunu bozuyorlardı. Sırf Allah’ın rızasını kazanmak için o kadar geliri terk etti. O hanın yerine içinde namaz kılınacak, zikredilecek, salâvat getirilecek bir ibadethane ve imaret yaptırdı. Gelirleri buraya sarf edilmek üzere bir kısım araziyi ve zeytinliği vakfetmiş ve karşısında bir de yağhane vakfetmekle mezkur yeri imar ve ihya etmiştir. Bardo bahçesi yakınında ve EI-Damus adındaki yerle Cebel-i Havi civarında bulunan tekkeleri, Bab-ı cedid dışındaki su dolaylarını ve Dar-ı Ebi’l-ca’d’ın yanındaki karakolları, mevcud hamamları, mesireleri hep o yaptırmıştır. Zeytuni camii içindeki kütüphane ve Tunus’taki yoksul Müslümanlar hastahanesi dahi Ebü’l-Faris devrinde yapılmıştır.

Tunus’un bütün çarşı ve pazarlarından Şeriata aykırı olarak elde edilen yirmi sekiz bin dinarı terk etmiştir. Kendisinden önce Tunus’ta sabun üretimi yasaktı ve hükümetin tekelinde idi. Hükümetten habersiz sabun imal edenler muhtelif para ve hapis cezalarına çarptırılırlardı. Ebü’1-Faris bu yasağı kaldırmakla bir takım yolsuzluklara son verdi. Memleket içindeki kötü ruhluları diğer beldelere sürdü.

Sicilya adasına bir donanma gönderdi. Tarkuba şehri zapt edildi. Kalesi yıkıldı. Trablus, Kabis. Hama, Kafsa, Tuzer, Nefka, Biskra, Kostantiniye ve Bicaye beldelerine dahi asker göndermekle yüz yıllardan beri Afrika’da çeşitli hasarlara cüret eden ihtilalcileri itaate mecbur etmiştir.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Hıristiyanlığın Reddi ve Hazret-İ Muhammed’in (A.S.M) Peygamberliğinin Tevrat ve İncil Gibi Diğer Peygamberlerin kitaplarındaki Delillerle İspatı

Bu bölümde, Hıristiyanların bozuk inançlarım İncilin hükümleriyle ve İncilleri yazan dört kişinin sözleriyle ortaya koyacağız. Ayrıca halen ellerinde bulunan kitaplardaki, evvelki peygamberlerden nakledilen sözleri beyan ile peygamberimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin ispatını te’kid eyleyeceğiz.

Bu fasıl dokuz kısma ayrılmıştır.

BİRİNCİ KISIM: Mevcut dört İncili yazanlar ve uydurdukları yalanlar hakkındadır.

İKİNCİ KISIM: Hıristiyanların mezheplerine göre ayrılıkları ve fırka sayıları hakkındadır.

ÜÇÜNCÜ KISIM: Hıristiyanlık kaidelerinin beyanı ile onların bütün kaidelerinin yine kendi İncillerinin sarahat ve delilleriyle red ve iptaline dairdir.

DÖRDUNCÜ KISIM: Hıristiyanların esas din ve mezhepleri olarak, büyük ve küçüklerinin öğrenip dindarı oldukları inancın da yine asıl İncilleriyle reddine dairdir.

BEŞİNCİ KISIM: Hazret-i İsa (A.S.) , onların inanç ve iftiraları üzere Tanrı olmayıp bir insan ve Allah tarafından gönderilen bir elçi ve peygamber olduğunun İncilin nassıyla beyan ve tafsili hakkındadır.

ALTINCI KISIM: Dört İncili yazan dört zatın ayrılıklarını beyan ve tenakuzlarıyla (çelişmeleriyle) yalanlarına dairdir.

YEDİNCİ KISIM: Papazların Hazret-i İsa aleyhisselam’a niset ettikleri yalana ve o hususta yalancı kendileri olduğuna dairdir.

SEKİZİNCİ KISIM: Hıristiyanların Müslümanları ayıpladıkları mes’elelerin beyanı hakkındadır.

DOKUZUNCU KISIM: Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin, Tevrat, Zebur ve İncil nasslariyle ve daha önce gelip geçen peygamberlerin müjdeleriyle sabit olduğuna ve önceki peygamberlerin onun gönderilmesinin sıhhati ile şeriatının bekası ve Kıyamete kadar devamı hakkında olan haberine dairdir.

BİRİNCİ KISIMÜst

Bugün İsa aleyhisselama gökten inen İncil, hiç bir memlekette yoktur. Hıristiyanların ellerinde dört türlü İncil vardır. Bunları yazanlar, Metta (St. Matthieu), Luka (St. Luc), Markus (St. Marc), Yuhanna (St. Jean) dır. İncili ilk değiştiren bunlardır.

1 — Filistinli olan Metta, İsa aleyhisselamı yalnız göğe çıktığı sene görmüş ve bundan sekiz sene sonra İskenderiye’de birinci İncil’i yazmıştır. Burada İsa aleyhisselam’ın veladetinde (doğumunda) görülen, şaşılacak şeyleri ve Yahudi padişahı Herod’un (Herodos), onu çocuk iken öldürmek istediğini; bunun üzerine annesi Hazret-i Meryem’in, oğlunu alıp Mısır’a götürdüğünü yazmaktadır. Metta’nın anlattığına göre, İsa aleyhisselam doğduktan sonra Beyt-i Makdis’e Şark tarafından üç mecüsi geldi ve:

— Bu günlerde dünyaya gelen sultan nerededir? Biz kendi memleketimizde onun yıldızını doğmuş gördük ki, bu onun dünyaya geldiğinin delilidir. Ona hediye getirdik, dediler.

Herod bunu işitince Yahudi ulemasını topladı. Bahsedilen çocuğu onlara sordu. Onlar da:
— Beni İsrail peygamberleri kitaplarında bize haber vermişlerdir ki, Mesih aleyhisselamın doğuşu bugünlerde Kudüs’de Beyt-ül-Lahm’da olacaktır, dediler.

Bunun üzerine, Herod Mecusilere, Beyt-ül Lahm’e gidip, yeni doğan çocuğu aramalarını, buldukları takdirde kendisine bildirmelerini söyledi.

Her ne kadar onlara. «muradım onunla birleşmek, ona yakın olmak ve kulluk etmektir-» dediyse de: gerçekte öyle olmayıp, onu öldürmeye karar vermişti.

Üç Mecusi Beyt-ül-Lahm’e gidip, Hazreti Meryem’i oğlu Hazret-i İsa (A.S.) kucağında olduğu halde buldular. Hediyeleri verdiler İsa aleyhisselama secde ettiler. Geceleyin kendilerine bir melek gelip, İsa aleyhisselamın doğduğu yeri saklamalarını, başka bir yoldan geri dönmelerini emir ve işaret etti. Sonra Hazret-i Meryem’e, Herod’un hile ve suikastını haber verdi ve İsa aleyhisselamı alıp Mısıra gitmesini tembih etti. Hazret-i Meryem de öyle yaptı.

Metta’nın anlattığı bu hikaye ve sözler batıl ve esassızdır. Hakikatle hiçbir alakası yoktur. Böyle bir hadise hakikatte olsaydı, Herod İsa aleyhisselamı aramağa kendisi gider veya güvendiği bir kimseyi gönderirdi. Diğer üç İncili yazan, Luka, Markus ve Yuhanna kitaplarında böyle bir şeyden bahsetmemişlerdir. Zaten Metta, İsa aleyhisselamın doğumunu idrak etmediğinden bunu bilerek ifade etmeyip; belki bir yalancıdan işittiğini nakletmiştir.

2 — Gelelim Luka’ya: Bu adam Hazret-i İsa’ya (A.S.) yetişmemiş ve onu asla görmemiştir. Kendisi Hazret-i İsa’nın (A.S.) semaya çıkarılmasından sonra Hıristiyan olmuş, Hıristiyanlığı Pavlos’un yanında meydana gelmiştir. Bir Yahudi olan Pavlos’da Hazret-i İsa’yı (A.S.) ne görmüş, ne de onun asrına yetişmiştir. Pavlos zaten Hıristiyanların en büyük düşmanı idi. O derecede ki, bir zaman, her nerede bir Hıristiyan bulunursa yakalayıp, Beyt-i Makdis’e getirilmesi ve orada hapsedilmesi hakkında Kayserlerden emir çıkartmıştı.

Luka «Havarilerin Kıssaları» * adlı kitabında hikaye eder ki: Merkum Pavlos bir gün bir atlı ile dolaşırken güneş parıltısı gibi bir nura rast gelip, o nurdan bir ses işitmiş:

«— Ey Pavlos! Niçin bana zarar veriyorsun?»

Pavlos demiş ki:
«— Seni bu zamana kadar görmediğime göre nasıl olur da sana zarar verebilirim?

Bunun üzerine nurdan:
— Benim ümmetime olan zararın banadır. Onlardan elini çek. Zira onlar hak üzeredirler. Onlara tabi ol. Felah bulursun cevabı gelince Pavlos sormuş:
— Efendim bu hususta bana bir emriniz var mı?
Nur cevap vermiş:
— Dımeşk (Şam) şehrine git ve «Enaniyye» adlı kimseyi sor.

Pavlos gidip, o adamı arayıp bulmuş. Hazret-i İsa’dan (A.S.) bu işittiklerini ona bildirmiş. Ondan, beraberce Hıristiyan dinine girmeyi istemiş. O da onun bu isteğini kabul etmiş. Merkumun Hazret-i İsa’ya (A.S.) imanı belli olduktan sonra şan ve şerefi artmıştır.

Bu hikâyenin aslı yoktur. Veya şeytan hilesidir. Demek oluyor ki, Pavlos, Enaniyyenin, Luka’da Pavlos’un elinde Hıristiyan olmuş ve İncili ondan almıştır. Hâlbuki bunların ikisi de Hazret-i İsa’ya (A.S.) yetişmemiş ve görmemişlerdir, işte bu kadar karışık ve manasız sözler, Hıristiyanlığın batıl ve yalandan ibaret olduğuna açık bir delildir.

3 — Markos’da Hazret-i İsa’yı (A.S.) görmemiştir. Hıristiyanlığı kabulü, Hazret-i İsa’nın (A.S.) semaya çıkışından sonra ve Havarilerden Petros’un Yananda olmuştur. İncili Roma şehrinde yazmıştır. Altıncı kısımda açıklayacağımız üzere Markos, diğer İncilleri yazanlara bazı mes’elelerde muhalefet etmiştir.

4 — Yuhanna ise, Hazret-i İsa’nın (A.S.) teyzezadesidir. Hıristiyanların dediklerine göre, Hazret İsa (A.S.) , bunun düğün ziyafetinde hazır bulunmuş ve suyu şaraba o zaman tahvil etmiştir. Hazret-i İsa’nın (A.S.) da ilk mucizesi bu imiş. Yuhanna bunu görünce zevcesini terk ederek, din ve seyahatte Hazret-i İsa (A.S.) ’ya tabi olmuştur.

Onlar derler ki: Hazret-i İsa (A.S.) Yahudiler tarafından öldürüleceğini anladığı zaman, teyzezadesi Yuhanna’ya vasiyet etti: Ey Yuhanna, annem hakkında Allah’tan kork ki, o senin annendir. Annesine de Yuhanna hakkında: O senin oğlundur. Onun hakkında Allah’ın gazabından sakın, dedi. Onu da annesine vasiyet etti.

Yuhanna dört İncili yazanlardan dördüncüsü olup, bu vak’ayı asla zikretmemiştir. Yuhanna İncilini Samos şehrinde, Yunan lisanı üzere kaleme almıştır.

İşte dört İncili yazan, tertip eden bu dört kişidir ki, asıl İncil-i şerifi bozan ve tahrif eden bunlardır. Açıktan açığa yalan söylemekten de çekinmemişlerdir. Hazret-i İsa’nın (A.S.) getirdiği yalnız bir İncildir ki, onda tenakuz, ihtilaf ve yalan yoktur. Dört kişinin yazdığı bu dört İncilde gerek Allah ve gerekse onun resulü Hazret-i İsa (A.S.) hakkında yalan ve iftiralar, tamamıyla birbirinin zıddı o kadar sözler vardır ki, bu husus malum ve meşhur olup, Hıristiyanlar dahi inkar edecek kudrette değillerdir. İnşaallah bu hususta ait olduğu bahiste yeteri derecede bilgi vereceğiz.

Şu kadarını ilave edelim ki Metta, kendi İncilinin 12 inci faslında hikaye ettiği üzere, güya Hazret-i İsa: (A.S.) «Benim cesedim vefatımdan sonra üç gün üç gece arzın içinde kalacak, Hazret-i Yunus’un cesedi balığın karnında-kaldığı gibi» demiş.

Bu hikaye Metta’nın İncil’inde yazmış olduğu iftira ve yalanların en açığıdır. Çünkü Metta, diğer İncil sahipleriyle şu hususta müttefiktir ki; Hazret-i İsa (A.S.), cuma günü saat altıda vefat etmiş, cumartesi gecesinin ilk saatinde defnolunmuş ve pazar günü sabahleyin ölüler arasından kalkmıştır.

Bu uydurma zan ve hesaba göre, Hazret-i İsa (A.S.) , arzın içinde yalnız bir gün ile iki gece kalmıştır. Metta’nın yukarda zikrolunan sözlerine göre ise: Hazret-i İsa (A.S.), kendisinin, Yunus aleyhisselamın balığın karnında kaldığı gibi, üç gün üç gece arzın karnında kalacağım haber vermiştİr. Demek oluyor ki, Metta’nın naklinde yalan ve tenakuz olduğu apaçıktır.

Dört İncil sahibinin de, bu mes’ele hakkında yalan söylemiş oldukları şüphesizdir. Çünkü İsa aleyhisselam, kendisinin öldürülüp, bir gün iki gece, yahut üç gün üç gece medfun kalacağına dair, ne kendisi kimseye bir şey söylemiş, ne de Cenab-ı Hak İncil-i şerifte böyle bir şey haber vermiştir. Hakikat, Cenab-ı Hak’kın yüce peygamberine indirmiş olduğu, ulu kitabında beyan buyurduğu şekildedir: «Yahudiler Hazret-i İsa’yı (A.S.) ne öldürmüş, ne de çarmıha germişlerdir. Lakin nazarlarında biri ona benzetilmiştir.» (Nisa Süresi: Ayet: 157)

Yine onların yalan ve çelişkilerine bir delil de; İncil sahibi Markos, Hazret-i Mesih efendimizin, ölüler arasından kalktığı sırada Havarilerle konuştuğunu ve hemen o gün semaya çıkmış olduğunu yazar. Luka ise «Havarilerin Kıssaları» adlı kitabında buna muhalefet ederek: «Hazret-i İsa (A.S.), ölüler arasından kalktıktan tam kırk gün sonra semaya çıkmıştır» demiştir. işte bu delil, onların yalanlarını ve bu maddenin, zaten aslı ve esası olmadığım ortaya koyar. Kendinden başka ilah olmayan Allah’ü Teala’ya yemin ederim ki, Hazret-i İsa (A.S.) ne öldürülmüş, ne defnolunmuş, ne de defninden bir veya kırk gün sonra kabrinden kalkmıştır.

«Allah’ın laneti yalancılar üzerine olsun.»

İKİNCİ KISIMÜst
Hıristiyanların din ve itikatlarında mevcut ayrılıklar ve onların farkları hakkındadır.

Hıristiyanlar din ve mezheplerinde yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Birinci fırkanın itikadına göre — haşa — İsa aleyhisselam Allah’tır, halık ve baridir!… Yerleri, gökleri yaratmıştır… Şimdi onlara deriz ki:
— Siz yalancı ve kafir olmuş ve İncillerinize muhalefet etmişsiniz. Zira Metta İncilinin 26 ncı faslında söyle denilmektedir:

[İsa aleyhisselam, Yahudilerin kendini yakaladıkları geceden evvel Havarilere, ölüm kaygısından dolayı: «Pek sıkıntıdayım, bayılacak haldeyim» deyip, sonra hüznü arttı, hali değişerek yüzüstü kapandı!… Ve ağlayıp yalvararak: «İlahi bu ölüm kasesinin benden sarf ve tahvil-i mümkünse; sarf eyle. Benim dilediğim değil, senin istediğin olsun.» dedi.]

Bu hikâyeye göre Hazret-i Mesih, bir insandır. Ölümden korkmakta ve aciz kalmaktadır. Ayrıca, «İlahi» hitabıyla yalvarmağa başlaması ile, bir ilahı, bir mabudu olduğunu ortaya koymuş olur.

Hıristiyanlar bir taraftan Hazret-i İsa’da mahlûklara mahsus, korku ve hüzün gibi bir takım hallerin görüldüğünü söylerken; bir taraftan da, Allah’ın kudretinden şüphesi olduğunu ilave etmişlerdir. Çünkü «ölüm kâsesinin benden sarf ve tahvili mümkün ise» demek, kudret-i ilahiden şek ve şüphe etmektir. Hazret-i İsa (A.S.) eğer, Cenab-ı Hakkın hiçbir şeyden aciz olmadığını biliyorsa, «mümkün ise» demesinin manası nedir? Yok, eğer ölüm kâsesinin kendisinden uzaklaşmasına, Cenab-ı Haktan kuvvet ve kudreti olmadığım biliyorsa, ona o hususta yalvarmasının manası nedir? Allah Resulü, Cenaba Hakk’ın kudret ve kuvvetinden hiçbir zaman şüphe etmez. Hakikat odur ki, İsa aleyhisselam. Allah’u Tealinin hiçbir şeyde aciz kalmayacağını, kendilerinden mucize ve harika olarak her ne çıktı ise kudret-i ilahiyye ile meydana gelmiş olduğunu yakinen bilirlerdi.

Böyle itikada saplanan Hıristiyanlara yine şöyle denilebilir ki:

— Siz Hazret-i İsa’yı Allah tanımakla Yuhanna İncilinin 17 inci faslında olan beyanına da muhalefet etmiş olursunuz. Çünkü bu fasılda Mesih aleyhisselamın yüzünü semaya kaldırıp, Allah’a yalvararak «Ya Rab! Ben, sana, duamı kabul kıldığından dolayı şükreder ve bunu sana itiraf ederim ve bilirim ki, sen benim duamı her zaman kabul buyurursun. Lakin ben sana şu cemaat için niyaz ve ricada bulunuyorum ki, onlar beni gönderene iman ederler.» denilmektedir.

Bu ifadeye göre Hazret-i İsa (A.S.), kendisinin Rabbi ve ilahı olduğunu itiraf etmiş, ona dua etmiş, yalvarmış, duasının kabulünden dolayı da şükretmiştir. işin hakikati böyle olunca, siz nasıl olur da «İsa (A.S.), yerleri, gökleri yaradan Allah’tır», diyebilirsiniz?

Aklıselim sahipleri yanında bundan daha çirkin bir şey olur mu?

Yine Yuhanna İncilinin beşinci faslında şöyle yazılıdır: İsa (A.S.), Yahudi taifesine: «Benim sözümü dinleyen ve beni gönderene iman eden cennete girer.» dedi.

Yine bu fasılda şöyle denilmektedir:

Yahudi taifesi İsa’ya (A.S.) «Senin dediklerine kim şehadet eder?» demiş; İsa aleyhisselam da onlara:
«Beni gönderen Rab bana şahiddir», diye cevap vermiştir.

İşte bu da, Hazret-i İsa’nın (A.S.) Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna delildir. Kendisini gönderene iman ile getirdiği ilahi emirleri yapanların cennete gireceğim haber vermiştir.

Hazret-i İsa’nın (A.S.), Allah olduğunu iddia eden Hıristiyanların bu iddialarının çürük olduğuna bir delil daha gösterelim:

Markos İncilinin birinci faslında şöyle hikâye etmiştir:

[Kudüs-i şerifde bir mecnun olup; ağzında bir cinni konuşurdu. İsa (A.S.) oradan geçerken cinni bağırdı: Ey İsa, dedi, ister misin ki bu cesetden beni çıkarasın? Ta ki halk senin peygamber olduğunu bilsin. Ve ben de senin Allah tarafından gönderilmiş hak peygamber olduğunu bileyim, İsa (A.S.) da çıkması için emretmekle adam salim olarak kalkmış ve hazır bulunanlar hayrette kalmışlardır.]

Bu da, pek açık olarak göstermektedir ta, Hazret-i İsa (A.S.), beşerdir ve peygamberler zümresinden bir peygamberdir.

Hıristiyanların diğer bir fıı’kasının itikadı da şöyledir:

[İsa aleyhisselam, Allah’ın oğludur. Hem ilah, hem insandır. Babası cihetinden ilah, anası cihetinden insandır. Yahudilerin onun insaniyetini yani ademiyet tarafını öldürmesiyle. insaniyet cesedi kabre konuldu ve uluhiyyeti cehenneme indi. Oradan Adem, Nuh, İbrahim ve diğer bütün peygamberleri çıkardı. Onlar, babaları Adem’in cennetteki yasak ağaçtan meyve yemesi hatasından dolayı, cehennemlik olmuşlardı. Bütün peygamberler. Hazret-i Mesih’in ul’uhiyyet cihetiyle. ademiyet cihetinin birleşmesinden sonra beraberce semaya çıkmışlardır.]

Bu itikat küfür ve ahmaklığın son derecesidir.

Bunlara deriz ki: Siz, Allah ve Resulü İsa aleyhisselam hakkında yalan söylüyorsunuz. Sizin bu yalanınızın delili, yine kendi kitaplarınızdan Markos İncilinin on ikinci faslında (29) yazılı olan fıkradır. Markos orada Hazret-i İsa’nın (A.S.) Havarilere» Bilin ve itikat edin ki, sizin semavi babanız, yani şanı yüce olan Ulu Tanrınız birdir ve tektir», demiş olduğunu nakletmiştir. Onların yalanlarına, Hazret-i İsa’nın (A.S.), kendi İncillerinde olan, bu şehadetinden daha açık bir şehadet olabilir mi?

Onlar bu sualler karşısında dilsize dönmüş ve helak yoluna sapmışlardır. Hıristiyanların diğer fırkaları da hep yalan ve küfür üzerine kuruludur. Fakat söz uzayacağından dolayı izahına lüzum yoktur. (Tevfik Allah’tandır.)

ÜÇÜNCÜ KISIMÜst
Hıristiyanların bozuk kaideleri hakkındadır.

Hıristiyanlığın esas kaideleri beş tanedir:

1 — Vaftiz olmak. 2 — Teslise (üçlemeye) inanmak. 3 — «Uknum – ibn» in Hazret-i Meryem’in karnında, İsa aleyhisselamın cesedi ile cesetlendiğine inanmak, 4 — Kurbana inanmak. 5 — Papaza günah itiraf etmek,

Hıristiyan büyükleri bu beş esas kaide üzerinde ittifak etmişlerdir, içlerinden pek azı bundan ayrılmışlardır. Şimdi bu kaidelerin hepsini teker teker kendi İncillerinin referanslarıyla reddedeceğiz *.

BİRİNCİ KAİDE: VAFTİZ OLMAK.

Bilindiği gibi İncil yazarlarından Luka, İncilinde Hazret-i İsa aleyhisselamın “Her kim olursa olsun cennete girecek, vaftiz olmayan kimse ebediyen cehennemde kalacaktır”, demiş olduğunu naklettiği için, Hıristiyanlar vaftiz olunmadıkça cennete girmenin mümkün olamayacağına inanırlar.

Onlara soralım. ki:
— Peki, İbrahim, Musa, ishak, Yakup ve diğer bütün peygamberler (aleyhimüsselam) cennet ehli değil midirler?
— Elbette cennet ehlidirler, diyecekler.
— Bunlardan hiçbiri vaftiz olmadığı halde, nasıl cennet ehli olabilmişlerdir?
O zaman şöyle cevap verirler:
— Onların sünnet olmaları, vaftiz yerine geçmiştir.
— Peki, Hazret-i Adem, Hazret-i Nuh ve zürriyetine ne diyeceksiniz ki, onlar ne sünnet, ne de vaftiz olmuşlardı? Halbuki, kendi İncillerinizin açıklaması ve alimlerinizin ittifakı ile bunlar cennet ehlidirler!

Bittabi buna kat’iyyen cevap veremezler. Şunu herkes iyice bilmelidir ki, bu vaftiz usulü Hıristiyanların, Allah’a ve peygamberlere iftira olarak İncillerinde uydurdukları şeylerdendir. Vaftiz şöyle yapılır: Her kilisede mermerden, yahut kefeki taşından bir havuz vardır. “Papaz o havuzu su ile doldurur. Üzerine İncilden biraz bir şey okur. İçine hayli miktarda tuz ve biraz da pelesenk yağı atar. Vaftiz olacak adam, eğer sonradan Hıristiyan olmuş yaşlı bir kimse ise onun vaftizine kendi zanlarında Allah’ın huzurunda şehadet etmek üzere, papazla beraber bazı ileri gelen Hıristiyanlar toplanır, havuzun yanına gelirler. Papaz Hıristiyan olacak adama:

«— Malumun olsun ki, Hıristiyan olmak, Allah’ı üçten biri olarak kabul etmek, vaftizsiz cennete girmenin mümkün olamayacağına, Rabbimiz İsa, Allah’ın oğlu olup, anası Meryem karnında etleşmiş olmakla kendisi hem ilah, hem insan, yani babası cevherinden ilah ve annesi cevherinden insan olduğuna; çarmıha gerilip, ölüp defnolunduktan üç gün sonra dirilerek kalkıp semaya çıkıp, babasının sağ tarafında oturduğuna, kıyamet günü halk arasında hakim olacağına inanmak ve iman getirmektir. Sen de bunların hepsine inandın değil mi?»

Hıristiyan olan şahıs «Evet» deyince, papaz o havuzun suyundan bir avuç alır, o adama saçar ve der ki:

— İşte ben seni baba, oğul ve rühu’l-kudüs namına vaftiz, yani takdis ve tathir ettim. Sonra bir mendil ile saçtığı suları siler. Bu suretle vaftiz bitmiş, adam Hıristiyan olmuş olur.

Çocukların vaftizine gelince, o da şöyledir: Hıristiyan çocukları doğduklarının sekizinci günü vaftiz edilirler. O gün babaları onları alıp kimseye götürürler. Papazın önüne bırakırlar. Papaz çocuğa yukarıdaki akideleri ihtiva eden sözlerle hitap eder. Anne ve babası da çocukları tarafından «Evet» derler.

Bu şekilde vaftiz yapılan çocuğu ebeveyni alıp giderler. Çocuk Hıristiyan olmuş sayılır,

—işte vaftiz olmanın usul ve şekli bundan ibarettir…

Bilmek lazımdır ki, papazların kilise havuzlarına senelerce evvel koydukları halde bozulup kokmayan sular vardır. Bu Hıristiyanların avam takımının hayretini mücib olur. Onlar bu hali papaz ile kilisenin bereket ve kerametine atfederler. Bilmezler ki, suyun bozulup kokmaması, tuzun çokluğu ile pelesenk yağındandır. Papazlar onu gece yahut halkın görmeyeceği bir zamanda yaparlar ki, bu da papazların hile ve desiselerinden biridir *.

Ben de cahiliyetim zamanında bu vaftiz ayininde bulundum ve bu işi ben de yaptım. Birçok adamı vaftiz ettim.

Allahü Teala’ya hamdolsun ki, beni hak ve irfana hidayet ve irşat etti. Muhammed aleyhisselamın bereketiyle zulmetten nüra çıkardı.

İKİNCİ KAİDE: TESLISE İMAN; (ÜÇLEME) *

Hıristiyanlarca cennete girmek, kendilerini dalalet ve küfre götüren önderlerinin, yani sapık papazlarının anlattıkları üzere ancak teslise iman etmekle mümkündür. Şöyle inanırlar ki, haşa, Allah üçten biridir. İsa aleyhisselam Allah’ın oğlu olup; insanlık ve ulûhiyetten ibaret iki tabiatı vardır. O iki tabiat tek bir şey olmuştur. Ulûhiyeti yaratılmış tam bir insan, insaniyeti de yaradan ve yaratılmamış olarak bir ilah olmuştur.

Bazıları üçten murad; “Allah”, “İsa” ve “Meryem” dir, derler.

Her iki şekilde düşünenlerin de kâfir olduklarında şüphe yoktur. Sırf yalan ve iftiradan ibaret olan ve çocuk aklının bile reddedip kabul etmediği böyle bir küfrü, bir parça aklı olanların, itikat olarak kabul edemeyeceklerinde şüphe yoktur. Hıristiyanların bu itikatlarına göre Hazret-i İsa’nın (A.S.) zatı, Allah, ilmi ve kudreti de, Allah’ın ilmi ve Allah’ın kudreti olması lazım gelir ki, bunun batıl olduğu Hıristiyanların mukaddes kitapları ile de sabittir. Markos İncilinin 13 üncü faslında (32) şöyle deniyor:

[Havariyyün Hazret-i İsa’ya (A.S.) saati, yani kıyamet gününü sorduklarında: «O günü semada olanlar bile bilmez. Onu yalnız Babadan yani Allah’tan başka kimse bilmez], demiştir *.

Bu söz, İsa’nın (A.S.) ilminin meleklerin ilminden de az olduğunu, kıyamet gününü bilmek ancak Allahü Teala Hazretlerine mahsus bulunduğunu, Cenab-ı Hak kendine neyi bildirmiş ise ancak onu bilebileceğini ikrardan ibarettir.

Metta İncilinin 26 inci fasılda da şöyle denilmektedir:

[Hazret-i İsa (A.S.), Yahudiler kendisinin katline karar verdiklerinde o gece hali değişmiş, pek mahzun ve mükedder olmuştur].

Hüzün ve elem ile müteessir olan ne ilahtır» ne de Allah’ın oğlu.

Hıristiyanların bu kaidedeki “İsa’nın (A.S.), ulûhiyet ve insaniyetinden ibaret iki tabiatı olup ikisi bir şey olmuştur”, sözünden daha şeni bir şey olamaz.

Bu sözün “Su ile ateş birleşip, tek şey olmuşlardır”, sözünden daha çirkin olduğunu, her doğru akıl sahibi teslim eder. Nur ile zulmet, ışıkla karanlık, birbirine zıt ve aykırı olup bir yerde bulunmaları muhal (imkânsız) olduğu halde, zat ve sıfatlarıyla her şeyden müstağni; azamet ve büyüklüğünde mahlûkata benzemekten münezzeh ve beri olan Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlıklardan biriyle birleşip tek şey olmasını aklı selim nasıl kabul eder?

Acaba Hazret-i İsa (A.S.), insani bir varlık olduğu zaman ulûhiyeti nerede idi? Hıristiyanlar bu soruya: İsa’nın (A.S.) insaniyetiyle ulûhiyeti birleşmiş ve yekdiğeriyle kaynaşmıştır, diyorlar!

Şimdi, kendi zanlarında, onun ceset ve insaniyeti kırbaçlarla dövülüp, basma dikenler giydirildiğinde, bu iki kaynaşan cihetin arasını kim ayırmıştır? Kendisi, çarmıha gerilerek mızraklarla vurulup yaralandığı ve bunların tesiriyle feryatlar içinde ruhunu teslim ettiği sırada onun ulûhiyeti, insaniyetinden nereye ayrılmış ve kaybolmuştur?

Hâlbuki kendileri derler ki; [Onun ulûhiyeti. Öldürülüşü esnasında ondan ayrılıp cehenneme inmiş, oradan peygamberleri çıkarmıştır. O vakit insaniyeti gömülü idi. Ta ki ulûhiyeti ona dönüp kabirden çıkardı. Ondan sonra birlikte semaya çıktılar…!]

Bunların hepsi batıl ve beyhude davalar, akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir takım küfür sözleridir. Hazret-i İsa’nın birleşik ve iki tabiattan meydana gelmiş tek bir şey olduğunu nasıl iddia edebilirler ki, kendi İncillerinde, Hazret-i İsa’nın (A.S.) yalnız insanlık tabiatı olduğuna delalet eden parçalar vardır. Ezcümle Metta İncilinin 13 üncü faslında (57) yazılı olduğu üzere; İsa Mesih, içinde doğduğu memleketinden başka yere gittiği zaman, insanların kendisini küçük görmeleri üzerine: «Peygamber ancak kendi şehrinde küçümsenir», demiştir. Bu sözle, Hazret-i İsa (A.S.) kendisinin ancak peygamberlerden biri olduğunu belirtmiştir. Peygamberlerin ise insanlık tabiatından başka bir tabiatları yoktur. Bunu. Yahudilerin Hazret-i İsa (A.S.) aleyhine ayaklandıkları sırada. Havarilerin reisi olan Şem’ünüs-Safa’nın onlara hitaben söylediği şu sözler de teyit eder:

[Ey İsrail oğulları sözüme kulak verin. Mesih bir ademdir ki size, Allah tarafından, kuvvet ve te’-yid ile ve Cenab-ı Hak’kın, onun elinde icra ettiği bir takım mucizelerle gelmiştir. Lakin siz ona iman etmediniz!]

«Havarilerin Kıssaları» adlı kitabın ikinci faslında (22) aynen yukarıdaki şekilde yazılıdır. Bu kitap ise, Hıristiyanlar nazarında İncil gibidir. Artık, bundan daha çok itimada şayan hangi haber olur? Hem «Şem’ünü’s-Safa» dan daha adil bir şahit nasıl bulunabilir? Hıristiyanlar, onun zikriyle bereket umarlar. Üstün fazilet ve meziyet sahibi olduğuna inanırlar. Şem’ünü’s-Safa ise, Hazret-i İsa’nın (A.S.) bir insan ve Cenab-ı Hak’kın kendilerini mucizelerle teyit buyurmuş olduğu, nebiler zümresinden, şanlı bir peygamber okluğuna; hatta Hazret-i İsa’nın (A.S.), elinde vuku bulan mucizelerin dahi hep kudret-i ilahi ile olup, Mesih’in kudreti ile olmadığına şehadet etmiştir. Doğruluğunda şüphe olmayan bu söz nerede? Onların [ilahi İsa, kendi cesedi olan insani İsa ile birleşmiş ve etleşerek, yaratılmamış bir ilah olmuştur.] sözü nerede? Bu inançta bulunanlar muhakkak ki kafir olmuşlardır.

Ey Allah’ın kulları, düşünün ki şeytan, bunların küfür karanlığı ile basiretlerini nasıl bağlamışda onlar aklen ve âdeten imkânsız olan böyle bir şeye inanmışlar ve kendilerine bu rezil ve şeni inancı, uydurup aşılayan ilk şeytanlarına kapılıp, uymuş ve taklit etmişlerdir. (Onların halinden ve uğrayacakları akıbetten Allah’a sığınırız.)

Luka İncilinin son kısmında yazılı olduğu üzere, Hazret-i İsa (A.S.) kabirden kalktı. Talebesinden Filyofas ve Luka ile karşılaştı. Onlara: Size ne oldu ki, böyle mahzun duruyorsunuz? diye sordu. Talebeler onu tanımadan: Sen herhalde Kudüs şehrinde herkesten uzak ve garip kalmışsın ve bu günlerde Hazret-i Mesih (ki o sözlerinde ve işlerinde, Allah ve insanlar katında emin ve doğru bir zattır) hakkında cereyan eden işlerden haberdar olmamışsın, diye cevap verdiler. Bu da İsa aleyhisselam Allah’ü Teâlâ katında doğru ve emin bir insan olup ne ilah ve ne de Allah’ın oğlu olmadığına talebelerinin şehadetidir.

ÜÇÜNCÜ KAİDE: OĞUL UKNUMUNUN, MERYEM KARNINDA. HZ. İSA (A.S.) İLE CESETLENDİĞİNE İNANMAK

[Cenab-ı Hak âdem oğullarını, babaları Hazret-i Adem’in cennette yasak ağaçtan meyve yemesi hatasından dolayı, cehennemle cezalandırmıştır. Sonra cehennemden çıkarmakla haklarında şefkat ve adalet göstermiş oğlunu gönderip. Meryem’in karnında İsa’nın (A.S.) cesediyle etleştirmiştir. Bu suretle Hazret-i İsa (A.S.) , hem ilah, hem insan olmuştur. Anası cevherinden insan, babası cevherinden ilahtır. Lakin Hazret-i Adem’in ve zürriyetinin cehennemden çıkmalarına kendi canını feda etmesinden başka bir çare ve vesile kalmadığı cihetle, kendi nefsim feda ederek, bütün halkı, şeytanın elinden kurtarmak için kendisini katil ve helak ile öldürmüştür. Üç gün sonra da dirilip cehenneme inerek, oradan Hazret-i Adem’i ve zürriyeti olan bütün peygamberleri çıkarmıştır.]

İşte bu şekildeki küfürler, onların esas itikatlarıdır. Bunu, onların ilk şeytanları ve yoldan çıkaranları kim ise hiçbir delile ve bir peygamber nakline dayanmaksızın yapmışlardır. Allah’ın peygamberleri böyle gülünç şeylerden ve apaçık tenakuzlardan münezzehtirler.

Hiç mümkün müdür ki, Halik-ı ezeli olan Hak Teala Hazretleri, ete ve kana inkılap etsin? Yahut, onun yerde veya gökte oğlu bulunsun? Ezeli ve ebedi olan Cenab-ı Hak yaratılmışlara mahsus olan hallerden ve sıfatlardan münezzehtir- Değişme, yenileşme, bir halden başka bir hale geçme, boşlukta yer tutma yaratılmışların vasfıdır. Bunlar ona nasıl isnat edilebilir?

O, eşi ve benzeri olmayan bir Allah’tır. Celali mukaddes, cemali yücedir. Fani olan bir beşere hiç hulul eder mi?

O, ölümsüzdür. Yüksek ve kudsi zatı; bir kadının karnına girer mi?

Hıristiyanlara soruyoruz:

Siz «İsa (A.S.) » nın—hâşâ— «Allah» olduğuna inanır ve bu inançta olmayan Hıristiyan değildir, dersiniz. Öyle mi?.. Onlar elbette «Evet» diyeceklerdir. O zaman bunlara deriz ki: Siz, hadis ve mahlûk olan insanlardan birini, yaratıcı ve ezeli ilah olarak kabul ettiğinizden dolayı, muhakkak ki açık bir muhal ve büyük bir iftira üzerindesiniz.

Hazret-i İsa (A.S.) hakkında olan bu inancınız, beş noktada toplanır:
1 — Siz onu, ya bizzat ezeli bir ilah veya ezeli ilahın mesken ve mahalli kılarsınız.
2 — Hazret-i İsa (A.S.) kendi hakkında böyle bir şey söylemiş mi? Yahut size İsa (A.S.) dinini nakleden Havarileri ondan böyle bir şey nakletmişler midir?
3 — Siz onu, elinde meydana gelen bir takım mucizelerden dolayı ilah kılmışsınızdır.
4 — Onu, semaya çıktığı için ilah kılmışsınızdır.
5 — Babasız olarak meydana gelmesi hasebiyle, doğumu tabiat kanunlarına aykırı bir hadise olduğu için ilah etmişsinizdir.

Eğer onun doğumu garip ve acayip olduğundan dolayı onu ilahlaştırıyorsanız bu husus Adem aleyhisselamın ve meleklerin yaradılışından daha garip ve acayip değildir. Çünkü Hazret-i Adem ana ve babasız yaratılmıştır. Melekler de ne ana, ne baba ve ne de maddeden mürekkep vücutları olmaksızın yaratıldıkları halde banlardan hiçbirine ilah denilmemiştir.

İsa aleyhisselamdan zuhur eden bir takım mucizelere bakarak ilah olduğunu savunmak, çok çürük bir ipe yapışmak demektir. Çünkü Hazret-i Elyase aleyhisselam bir ölüyü hayatlarında diğer bir ölüyü de kendileri vefat ettikten sonra diriltmişlerdir ki, ahret aleminde iken yani ölümden sonra ölü diriltmek, hayatta iken ölü diriltmekten daha hayret vericidir, İlyas aleyhisselam da bir ölüyü diriltmiş ve bir ihtiyar kadının un ve yağını bereketlendirmekle, tam yedi sene dağarcığından un, şişesinden yağ eksik olmamıştır. Cenab-ı Hak’tan yedi sene yağmur yağdırmaması hakkındaki niyazı kabul edilmiş ve yedi sene yağmur yağmamıştır. Hazret-i İsa (A.S.) «Beş çöreği beş bin insana yedirmiş» se, Hazret-i Musa da sayıları altı yüz bini aşan kavmi için Rabbine dua etmiş ve onlara kırk sene bıldırcın ve helva yedirmiştir. Hazret-i İsa (A.S.) , deniz üzerinde yürümüşse, Hazret-i Musa da asasını denize vurup yol ayırmış, kavmiyle beraber karşıya geçmiştir. Onları takip eden Fir’avn ve askerleri ise boğulmuşlardır. Sonra İsrail oğullarının her bir kolu için ayrı ayrı olmak üzere bir kayadan on iki pınar meydana gelmiş ve Mısır halkına on türlü azap götürmüştür:

1 — Elinden asasını bırakınca korkunç bir ejderha olarak bütün sihirbazların yılanlarım yutması,
2 — Sularının kokması ve içinde bulunanların ölmesi.
3 — Üzerlerine kurbağalar musallat olup evlerinin onlara dolması.
4 — Vücutlarına kırk ayak denilen zararlı böceklerin üşüşmesi.
5 — Üzerlerine her nevi sineklerin gönderilmesi.
6 — Bütün hayvanların helak olması.
7 — Vücutlarında çıbanların çıkması.
8 — Şiddetli soğuklar yüzünden ağaçların kuruması.
9 — Bütün şehirlerine çekirge yağması.
10 — Üzerlerine üç gün üç gece karanlık çökmesidir.

Eğer Hıristiyanlar tarafından «Hazret-i İsa (A.S.) bizatihi ilahtır, çünkü semaya çıkmıştır», denilirse, biz de deriz ki, Hazret-i İdris ve Hazret-i İlyas aleyhisselamı da ilah yapmanız icap eder.

Çünkü sizce onlar da semaya çıkmışlardır. Ve eğer, İsa aleyhisselam kendisi tanrılık davasında bulunmuştur diyecek olursanız; çirkin bir yalan ve şeni bir iftirada bulunmuş olursunuz. Kendi İncillerinizde bu sözünüzü reddedecek şeyler vardır. Elinizde olan İncilde yazılıdır ki:

İncillerinizde bu sözünüzü reddedecek şeyler vardır. Elinizde olan İncilde yazılıdır ki: [İsa (A.S.) , zannınızca haç’a gerildiğinde: «Allahım! Allahım! beni niçin terkettin?» demiştir.]

Ve yine Hazret-i İsa aleyhisselamın «Beni size, Allah göndermiştir», dediği ve bu suretle kendisinin peygamberler zümresinden bir insan olduğunu ikrar ettiği İncilin nassıdır. Buna dair İncilleriniz de müteaddit nasslar vardır.

Bununla beraber Hazret-i İsa’nın (A.S.) haç’a gerilip de “Allahım! Allahım!” diye feryad ettiği haberi hakiki İncilin nasslarından olmayıp, belki kendi İncillerinin iftirasındansa da biz, sizin tenakuz ve yalanlarınızı basiret sahiplerine bildirmek için, onunla delil getirmişsinizdir.

Tevfik Allah’tandır.

DÖRDÜNCÜ KAİDE: KURBANA İMAN *

Hıristiyanlık, kurban hususunda da küfürdedir, şöyle ki: Mayasız ekmeğe papaz bazı şeyler okumakla, o anda o ekmeğin İsa’nın (A.S.) cesedi; gene bir bardak şaraba papaz bir şeyler okuyunca, o anda o şarabın da İsa aleyhisselamın kanı olduğuna inanırlar. Bu hususta Hıristiyanlarca yerleşmiş olan usul ve kaide şöyledir: Her kilisede kendilerince büyük bir papaz vardır. Her gün ona kilisenin diğer bir papazı, mayasız küçük bir parça ekmekle, bir kadeh şarap getirir. Büyük papazın onları okuması ile ekmek, aynen İsa; şarap da aynı İsa’nın kanı olduğuna itikad ederler.

Hıristiyanlar, bu batıl itikadı, Metta İncilinin 26 ıncı babından alırlar ki Metta orada şöyle hikaye eder:

[İsa, ölmezden evvel, bir gün Havarileri toplamış, bir ekmeği parçalamış, her birine birer parça vermiş ve «Bunu yeyin, bu benim cesedimdir», demiş. Sonra bir bardak şarap getirmiş, Bunun için, bu benim kanımdır», demiştir.]

Bu hikaye Metta İncilinde aynen nakledilir. Fakat, bu ekmek ve şarap hikayesi, Hazret-i İsa’nın (A.S.) vefatına kadar yanında bulunan Yuhanna’nın İncilinde mevcut değildir.

İşte bu da Metta’nın yalan ve iftiralarına delalet eden ihtilaflarındandır. Hıristiyanların itikadına göre:

[O her kilise papazinin yaptırdığı ekmeğin her parçası, uzunluk, genişlik ve derinliğiyle İsa (A.S.) ‘dır, İsanın (A.S.) cesedidir, isterse yüzbin parçaya bölünsün, en küçük parçası yine İsa (A.S.) dır.]

Onlara denilse ki:

«İsa’nın uzunluğu — mesela — on, genişliği iki, derinliği bir karış idi. Papazın okuduğu ekmek ise üç karış gelmez. Nasıl olur ki, uzunluğu on, genişliği iki ve derinliği bir karış olan bir ceset, üç karış miktarında. olan bir şeyde olsun. Bu, her akl-ı selim indinde muhaldir.»

Hıristiyanlar buna cevap olarak:

— Ayna dünya kadar değildir. Ama insan aynaya bakınca büyük binaları yüksek kaleleri görebilir. Halbuki onlar aynadan bin kere büyüktür» derler.

Onlara deriz ki: .

— Aynada görülen arazdır, ceriaer değil- Siz ise, İsa’nın (A.S.) araz ve cevherinin o ekmekte olduğuna itikad ediyorsunuz ki, bu aklen muhaldir.

Bir de siz, Hazret-i İsa’nın (A.S.) göğe çıkıp — haşa —Allah’ın sağ tarafında oturduğuna inanırsınız. Şimdi acaba onun cesedini o ekmeğe indiren kimdir?

Bundan başka, İsa aleyhisselam bir ademdir. Sizin itikadınıza göre ekmeğin her parçasında İsa’nm bütün cesedi mevcuttur, velev ki o ekmek yüz bin parçaya ayrılsın. Bu halde yüzbin İsa (A.S.) olmak ve belki bu husus her kilisede cari olduğundan kiliselerin adedince ve o ekmekler arttıkça sonsuz sayıda İsa (A.S.) bulunmak lazım gelir.

Bu inançta bulunan ve bu ayine iştirak edenleri, Cenab-ı Hak âlemlere gülünç, şeytanlara maskara etmiştir.

(Allah bize kafidir ve O ne güzel bir vekildir)

Şimdi adı geçen kurbanın ne suretle yapıldığına ve bu hususta nasıl ibadetlerde bulunduklarına gelince, o da şöyledir:

Zikrolunan başpapazın emriyle, hizmetçisi gayet has ve temiz hamurdan bir ekmek yapar. Onu, bir şişe şarap ile papaza götürür. Kilisenin çanını çalar. Hıristiyanlar çan sesini işitince ibadet için kiliseye toplanırlar. Saf saf olurlar. Papaz şarabın bir kısmım, bir gümüş kâse içine ve has ekmeği de bir mendil içine koyarak safların önüne geçer. Güneşin doğduğu tarafa dönüp, ekmeği eline alır ve der ki:

[İsa Mesih, Yahudilerin kendisini yakaladıkları gece mübarek eline ekmek alıp, gözlerini semaya ve her şeye kadir olan Cenab-ı Hakka kaldırarak lazım gelen duayı yaptıktan sonra, ekmeği kırıp Havarilere parça parça verdi. Onlara «Yiyin, bu benim cesedimdir, dedi.]

Kilisenin papazı böyle söyledikten sonra, bizatihi ekmeği, hakikaten İsa’nın (A.S.) cesedi bilerek ve İsa’yı (A.S.) Allah’ın oğlu tanıyarak, ekmeğe secde eder. Ve secde de ona şöyle hitap eder:

[Sen, yerlerin ve göklerin ilahı olan İsa’sın! (A.S.) Sen Meryem’in karnında cesetlenen zatsın! Sen, bütün âlemlerden evvel doğan Allah’ın oğlusun! Sen, bizi kendin için şeytanların elinden kurtaracaksın! Sen, semada pederinin sağ tarafında oturansın! Sana dua ederiz ki, beni ve kendi kanınla kurtardığın ümmetim mağfiret edesin.]

Böyle söyledikten sonra, o ekmeği cemaat saflarına arz ve izhar eder. Onlar da secdeye kapanırlar. Ondan sonra papaz eline şarap kupasını alıp, cemaate hitaben:

[Rabbimiz İsa, ölümünden evvel eline bir kâse şarap, alıp, onu Havarilere vermiş ve «için, bu benim kanımdır» demişti!], diyerek o şaraba secde eder. Sonra kalkıp, onu cemaate arz edince onlar da secde ederler. Bu işler bittikten sonra papaz o ekmeği yer ve şarabı içer. İncilden biraz bir şeyler okuyarak dua eder ve böylece dağılırlar.

İşte Hıristiyanların dua ve kurbanları budur.

BEŞİNCİ KAİDE: PAPAZA GÜNAH İKRARI

Hıristiyan itikadına göre, papaza günahlarını ikrar etmedikçe, cennete girmek mümkün değildir. Hatta papazdan bir günahını saklayan kimsenin, diğer inançları kendine fayda vermez. Bunun için Hıristiyanlar, her sene perhizleri zamanında kiliseye giderler. Bütün günahlarım papaza itiraf ederler. Diğer vakitlerde kimse gidip de papaza günah itiraf etmez *. Hasta yatağında yatanlar, papazı davet etmek suretiyle itirafta bulunur. O da onları af ve mağfiret eder.

Hıristiyanlarca papazın affettiği günahın, Allah katında da affedilmiş olduğuna itikat edilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Roma şehrinde olan ve kendi zanlarınca, İsa’nın (A.S.) yeryüzünde halifesi bulunan papa, dilediğine günahlarını mağfiret, cehennemden kurtarmak ve cennete sokmak beratını vermekte, bunun karşılığı olarak da, birçok para ve mal almaktadır. Papanın diğer memleketlerdeki kaymakamları bulunan papazlar da, böyle mağfiret, cehennemden çıkarma, cennete sokma beratları verirler. O beratları da yanlarında saklarlar. Öldükleri vakit, o beratı kefenlerine koyarlar. O beratla muhakkak cennete gireceklerine inanırlar. Bu da, papazların mal toplamak için yaptıkları hilelerdendir.

Onlara denilse ki:

— Bunu niçin yapıyorsunuz? Size İsa aleyhisselam böyle bir şey emretmemiş. Onun Havarileri, ona asla günahlarını itiraf etmemişlerdir. Hâlbuki kendi inancınızca «Allah» ve «Allah’ın oğlu» olmak cihetiyle günahları bağışlamağa bütün ruhbanlardan daha ehil ve haklıdır. Bir de, şüphe yoktur ki günah çıkaran papaz da, sizin gibi bir insandır. Belki onun sizden daha çok günahı vardır. Hususiyle kendi rey ve iradesiyle sizi sapıtmış ve küfre vardırmıştır. Şimdi onun günahını kim çıkaracaktır?

Fakat sizler bir takım kör ve görgüsüzlersiniz. Sizin papazlarınız sizden daha kördür. Körü, kendi gibi bir kör yedecek otursa felakete düşmek mukadderdir. Siz ruhbanlarınızla beraber ebediyen cehennem ateşine düşeceksiniz. Çünkü sizin küfür ve şirkinizle beraber günahlarınızın bağışlanacağına dair ümidinizi Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde «Allah, kendisine şirk koşulma günahını affetmez» * mealindeki buyruğiyle kesmiştir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk’ın sizi bağışlaması bu sadık haber gereğince imkansız olmuştur. Artık papazların sizi affetmesi mümkün değildir. Bu haliniz şeytan ve avanesinin elinde maskara olmanıza sebeptir.

(La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil’azim. Kuvvet ve Kudret ancak Cenab-ı Hakk’ındır. Ondan başka kim günahları affedebilir?)

DÖRDÜNCÜ KISIM: ÜstHİRISTIYANIARIN AKİDE VE ŞERİATLARININ TENKİDİ

Bütün Hıristiyanlar, bugüne kadar aşağıda açıklayacağımız akideye bağlana gelmişler ve onu terk etmemişlerdir. Bu inançların hepsi batıl ve küfürdür. Bir kısmı diğer bir kısmını ifsad ve yalanlar. Bu inançları, onlara tertip edip yazan kendi eski adamlarından ve Roma şehri ahalisinden Şem’ünüs- Safa’dır *. Akide ve şeriatlarının esası şöyledir:

[Bir ilah babaya inanırız ki, her şeyhin maliki görülen ve görülmeyen şeylerin yaratıcısıdır. Yine Rab olan Mesih’e inanırız ki, Allah’ın oğludur. Ve bütün yaratılmışların ilkidir. Bütün âlemlerden evvel babasından doğmuştur. Yaratılmış değildir. Babasının cevherinden hak ilahdır. Onun eliyle bütün alemler vücud bulmuştur. O her şeyin yaratıcısdır. Ey insanlar! O bizim kurtuluşumuz için gökten inmiş, Ruhu’l-kudüs’den cesetlenip insan olmuş. «Meryem» ona hamile olmuş ve »Meryem» den doğmuştur. Elemler, ıstıraplar çekmiş, Kıral Pilatos zamanında çarmıha gerilerek öldürülmüş, kabre konulmuş, peygamberlerin yazdığı üzere, defninin üçüncü günü ölüler arasından kalkmıştır. — Peygamberler böyle muhal bir şeyi söylemezler, bu apaçık bir iftiradır — Sonra göğe çıkmış, babasının sağ tarafına oturmuştur. Bir kere daha ölüler ve diriler arasında hüküm ve kaza etmek üzere gelecektir. İnanırız o Rühu’l-kudüs’e ki. baba ile oğuldan çıkar*. Ve onunla peygamberler konuşurlar (ya’-ni vahiy vasıtası olur), iman ederiz vaftize ki, günahları mağfiret eder. Ölümden sonra bedenlerimizin dirilip, ilelebet yaşayacağına iman ederiz.]

Bu sözlerin yekdiğeriyle olan tenakuz ve aykırılığına gelince:

1 — Başta; [Bir olan babaya inanırız ki, her şeyin maliki, görülen ve görülmeyen şeylerin yaratıcısıdır. Yine Rab ve bir olan «Mesih» e inanırız ki, Allah’ın oğludur ve babası cevherinden hak ilahtır] deniliyor. Burada önce Cenab-ı Hakk’ın birliğine şehadet olunup, sonra Mesih’in Allah’ın oğlu, onun da babası cevherinden ilah olduğu söyleniyor. Bu, Allah’a ortak koşmanın ve küfrün en son derecesidir. Hiç şüphe yok ki, Cenab-ı Hak birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Hıristiyanların her türlü şirk isnad ve küfürlerinden münezzehtir.

2 — Önce [Allah her şeyin yaratıcısıdır] denilip, sonra; [İman ederiz ki, Mesih, her şeyin yaratıcısıdır, bütün âlemler onun eliyle vücud bulmuştur.] deniyor. Allahü Teala ile beraber —haşa— başka bir yaratıcı daha iddia olunuyor ki, bundan daha büyük bir tenakuz olamaz.

3 — Evvela [Allah gökten ve görülmeyen şeylerin yaratıcısıdır], denilmektedir. Bu sözün içine Hazret-i İsa (A.S.) da dahildir. Çünkü Hazret-i İsa. (A.S.) yaratılmışların ya görülen kısmındandır, ya da görülmeyen kısmındandır. Hal böyle iken sonra: [Mesih her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılmış değildir], demek apaçık bir tenakuzdur.

Hıristiyanların bu iddialarım hayvanlar anlayacak olsa onlar bile bunu red ve inkar ederlerdi. İlahi hidayetin kesilmesinden ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız. Çünkü şeytan bunlarla istediği gibi oynamış ve cehenneme sürüklemiştir.

4 — [Mesih, alemlerden evvel babasından doğmuştur ve bütün yaratılmışların ilkidir] deniyor, İsa aleyhisselam kendisi doğmadan evvel eşyayı nasıl yaratabilir? Yahut doğduktan sonra, henüz süt emen bir çocuğun eşyayı yaratması mümkün müdür? Acaba kendisi doğmadan, icat olunmazdan evvel yerleri, gökleri ve bütün mükevvenatı kim idare ederdi? İsa (A.S.), yaratılmışların ilki olabilir mi ki, Hıristiyanların zanlarınca bütün yaradılmışların yaradanı odur. Çünkü ilki demek, önce vücuda gelen demektir.

İşte, Hıristiyanların akideleri hep böyle tenakuz ve muhaller üzerine kurulmuştur. Çünkü Mesih aleyhisselamın hem ezeli, kadim bir yaratıcı olduğuna, hem de Meryem’in kendisine hamile olarak onun karnından doğmuş olduğuna itikadda bütün Hıristiyanlar ittifak ederler. Bütün bu itikatlarıyla Allah kendilerini akılların gülüncü ve şeytanların sevinci olmak derekesine düşürmüştür, insan, mahlûk olmak, akıl ve fikir sahibi olmak itibariyle böyle bir itikadda nasıl bulunabilir? Bir taraftan «Mesih, babası cevherinden hak ilahtır», denilip, sonra da «gökten inmiş ve Meryem’in karnında cesetlenmiştir» deniyor. Bu sözden açıkça anlaşılıyor ki, İsa aleyhisselam zaten gökte olan bir cevherden ceset imiş de, sonra gökten inip Meryem’in karnında cesetlenmiş. Şaşılacak şey, cisim ve cevherin cesetlenmesinde değil, cisim ve cevher olmayan Cenab-ı Hakk’ın cesetlenmiş olmasındadır. Cesetlerin, cevherlerin, arazların yaratıcısı olan Allah, kendisinin ondan Mesih meydana gelecek bir cevheri olmak, yahud parçalanarak Meryem’in karnında kan, bevil ve kazuratiyle karışmış ve birleşmiş bir cüz’ü bulunmaktan münezzehtir. Bu kâfirlerin Cenab-ı Hakk’a dair vaki cür’etleri ne büyük ve O’nun hilmi ve merhameti ne çoktur. Hamd olsun Allah’a ki, beni Hıristiyanlığın bu batıl akidelerinden kurtardı. Müslümanlığın her türlü küfürden münezzeh, yüksek prensip ve inançlarına mazhar kıldı.

Şurasını kaydedeyim ki; Hıristiyanların mukaddes tanıdıkları kitaplarda bu itikatları ve Hazret-i Mesih hakkında küfre delalet eden diğer bütün akideleri red ve iptal eden hükümler vardır. Luka, Havariler kıssasının dördüncü babında (24) şöyle söylemektedir;

[Alemleri, bütün mevcudatıyla beraber Allah yaratmıştır. Yerlerin ve göklerin Rabbi O’dur. Kendisi insanlar tarafından yapılmış heykellerde bulunmaz. Eşyadan hiçbir geye muhtaç değildir. Zira insanlara ve cesetlere ruh veren O’dur. Bizim mevcut hayatımız onunladır. İnsanların içinde bulunduğu ve muhtaç olduğu şeyler ondandır.]

İşte Luka’nın bu anlattıkları ilahi kitapların ve peygamberlerin söylemiş oldukları sözlerdir. Bundan anlaşılıyor ki, Hıristiyanların bütün inançları uydurma, küfür, muhal ve tenakuzdan ibarettir. Bunları ne ilahi kitaplardan ve ne de büyük peygamberlerden almışlardır. Ancak bir takım kâfir ve günahkar kimselerin meydana getirdiği batıl ve sapık bir yolun peşine düşmüşlerdir.

Bunlara denilse: — Sizin büyükleriniz arasında da ihtilaflı olmayan şu batıl itikatların bir peygamber tarafından bildirilmediğini ve bir ilahi kitapta bulunmadığını bildiğiniz halde, nasıl olur da bunların hak ve doğru olduğunu iddia edersiniz? Bütün bu itikatlarınız hak mıdır, batıl mıdır?

Eğer, «Bazısı hak, bazısı batıldır!» derlerse:

Biz de deriz ki: — Kendi akidelerini kendileri yıkmış olurlar. Çünkü batıl olan bir itikatla Allah’a diyanet olmaz.

Eğer derlerse «Hepsi haktır’»

O takdirde Mesih’in önceden yaratılmış ve doğmuş olduğunu, onu ve görülüp görülmeyen bütün eşyayı Allah’ın yarattığını itiraf etmiş; sonra da. [Mesih, Allah’tır, her şeyi yaradandır], demek suretiyle tenakuza düşmüş olurlar ki, böyle büyük bir tenakuz içinde hiçbir şey de hak olamaz.

Bir de [Mesih babası cevherinden ilahtır], sözleri —haşa— mümaseleti (eş denkliği) iktiza eder. Bu halde acaba birine babalık, diğerine oğulluk kim tahsis etmiştir? Niçin biri baba diğeri oğul olmuş da aksi olmamıştır? Bu hususu kendilerinden sormak icap eder.

BEŞİNCİ KISIM:Üst HAZRET-İ İSA (A.S.) NIN İLAH OLMAYIP, MAHLUK BİR İNSAN VE BİR PEYGAMBER OLDUĞU BEYANINDADIR.

Hıristiyanların, «İsa Allah’tır. Allah’ın oğludur. Mahlukatın yaratanıdır», gibi küfre varan itikatlarını], zaten, eldeki dört İncilin müellifleri de red ve iptal etmişlerdir. Ezcümle:

l — Metta İncilinin birinci babında [Hazret-i Mesih’in nesebi Mesih ibni Davud ibni İbrahim» (İbrahim’in oğlu Davud’un oğlu Mesih)] diye kaydedilmiştir. Bu açıklama, Mesih aleyhisselamın, Yehuda ibni Ya’kub ibni İshak ibni İbrahim (İbrahim’in oğlu İshak’ın oğlu Ya’kub’un oğlu Yehuda) soyundan olmak üzere, Davud aleyhisselam zürriyeti kuşağından doğduğunu söylemektedir. Nesli, Adem oğullarından olduğu bilinen bir kimse, hiç şüphesiz Ademi olur. Zira, Cenab-ı Hak kadim ve ezeli olup, ne kimseyi doğurmuş, ne de kimseden doğmuştur. Kendine benzer kimse yoktur ve kendinden maadası hadistir (sonradan olmuştur).

2— Yine Metta iİncilinin 19 uncu babında (16-17) zikredildiği üzere [Bir gün bir kimse İsa’a “Ey iyi ve hayırlı öğretici!” diye hitap ettiğinde İsa (A.S.) ona “Bana niçin iyi diyorsun? İyi ancak Allah’tır”, demiştir.]

Bu söz, Hazret-t İsa’nın (A.S.) gayet mütevazı oluşundan, Rabbına, Halikına olan hürmet ve edebinin sonsuzluğundandır. Gerçek böyle olunca nasıl olurda Hazret-i İsa (A.S.) Cenab-ı Hakka ortak koşulabilir?

3 — Yuhanna İncilinin 17 inci babında (1-3) [Mesih, gözlerini semaya kaldırıp yegane yaratıcı olan Allah’a dua ile, “insanlara senin biricik yaratıcı olduğunu ve beni peygamber olarak gönderdiğini bilmek vaciptir” dedi], diye yazılıdır.

Bu fıkrada Hazret-i İsa’nın (A.S.), kendisinin Allah tarafından, O’nun birliğini insanlara tebliğ etmek üzere gönderilmiş bir peygamber olduğunu, Allah’ın «bir ve yaratıcı» olup O’ndan başka yaratıcı olmadığım itiraf etmesinden ibarettir. Hazret-i İsa’nın (A.S.) ve diğer bütün peygamberlerin (aleyhimüsselam) haber verdikleri şey de budur.

Eğer burada Hıristiyanlardan biri diyecek olsa;

[İsa, kendisinin gönderilmiş bir peygamber olduğunu itiraf etmiş ama, başka bir yerde de, ezeli ve yaratıcı olduğundan bahsetmiştir].

Buna karşı cevabımız şöyle olur:

— Bu, ona iftiradır. Hazret-i İsa (A.S.)ondan ve kendisine onu isnat edenlerden beridir. Siz, iki nass arasındaki fahiş tenakuza göz yumuyorsunuz. Çünkü Hazret-i İsa (A.S.), kendisinin Allah tarafından yaratılmış bir beşer olduğunu ikrar ve itiraf etmiştir. Doğru olan da budur. Hakikat böyle iken «O yaratıcıdır» demek fuzuli ve beyhude bir iddiadır.

4 — Metta İncilinin dördüncü babında: [Şeytan, Mesih’in kendisine secde etmesi için davette bulundu; Ona dünyanın memleketlerim ve güzelliklerini gösterip: «Bana secde et, bunların hepsini sana vereyim», dediğinde, Mesih ona: «Her insana AIlah’dan başkasına ibadet ve secde etmemek yazılmıştır» diye cevap verdi.], yazılıdır.

Eğer Hazret-i İsa (A.S.) ilah olsaydı, şeytan ona böyle söz söylemeğe cesaret edemezdi. Bu sözüyle Hazret-i Mesih, varlığı vacip olan Allahü Teala’dan gayrıya secde edilmeyeceğini bildirmiştir.

Bütün bu yaptığımız istidlaller, Hıristiyanlara itikatlarının yanlış olduğuna dair, kendi İncillerinden delil getirmekten ibarettir. Yoksa gerek Hazret-i İsa (A.S.) ve gerek diğer peygamberler (aleyhimüsselam) şeytanın batını ve gizli vesveselerinden beri ve masumdurlar. Şeytan, onu kendisine secde etmek gibi açık bir küfre nasıl davet eder? Bu, açıktan açığa tasallut demektir. Bunları, İncillerin müellifleri uydurmuş ve bu halleri Hasret-ı Mesih’e layık görmüşlerdir.

5 — Yine Yuhanna İncilinin 20 inci babının 17 inci fıkrasında [İsa, Havarilere: «Ben babama ve babanıza, Allah’ıma ve Allah’ınıza giderim» dedi], diye yazılıdır. «Babama ve babanıza» tabirinin manası o zamanın ıstılahına göre «Benim ve sizin malikiniz» demektir.

Eğer onlar: «Allah, İsa’nın (A.S.) bu sözü gereğince babasıdır», diyecek olurlarsa, biz de onlara deriz ki:

— Bu suretle Allah sizin de babanız olmak lazım gelir. Çünkü «Baba ve babanıza» demiştir. Ondan Hazret-i İsa (A.S.) her şüpheyi ortadan kaldırmak üzere «Allah’ıma ve Allah’ınıza» diye bir açıklamada bulunmuş ve kendisinin ulûhiyet davası ettiğine delalet eder bir taraf bırakmamıştır.

6 — Metta İncilinin onuncu babında (40): İsa (A.S.) Havarilere hitaben: [«Sizi kabul ve iva eden. beni kabul ve iva etmiş olur. Beni kabul eden, beni peygamber olarak göndereni kabul etmiş olur», dedi] diye yazılıdır.

7 — Yuhanna dahi İncilinin beşinci babında (30): [Hazret-i İsa «Ben kendi isteğimle amel etmek için değil, beni gönderenin irade ve İsteğiyle amel etmek için geldim» dedi], diye yazılıdır.

8 — Markos da İncilinin 15 inci babında İsa (A.S.) çarmıhta iken: [«Allah’ım Allah’ım! Beni niçin terk ettin?» diye bağırdı ve dünyada son sözü bu oldu] şeklinde yazılıdır. Tabiatıyla bunlar İncil müelliflerinin uydurmalarıdır. Cenab-ı Hak, peygamberlerini asla terk etmez.

Cenab-ı Hak’kın onu terk etmesi ve bunun neticesi Yahudilerin onu öldürmesi, Hazret-i İsa’nın (A.S.) yüksek şahsiyetini ancak küçültür. Fakat bunlar, İncillerinin nassları olduğundan biz onlarla kendi aleyhlerine delil getiriyoruz.

Bu nasslarda, Hazret-i İsa (A.S.) ulûhiyet iddiasında bulunmuyor. Bilakis, işkence esnasında dua ve sığınacak ilahı olduğuna kendisinin ikrar ve itirafıdır.

İşte, bu ikrar ve itiraf ile, Hıristiyanların Hazret-i İsa’ya isnatları yalanlanmış olur.

9 — Luka İncilinin sonunda şöyle yazılıdır;

[Mesih kabrinden kalktıktan sonra Havarilerin arasına girdi. Onlar o zaman bir evde toplanıp, kapısını kapamışlardı. Havariler onu aralarında gördükleri gibi korktular. Meleklerden, yahud cinlerden bir ruh zannettiler. Mesih onların bu korku ve telaşlarını anlayınca: «Yahu beni tecrübe edin ve bilin ki ruhani varlıklarda bende gördüğünüz gibi et ve kemik olmaz» dedi].

Burada da Hazret-i İsa’nın (A.S.) et ve kemikten, hayvani maddeden oluşmuş ve Allah’lıktan uzak olduğu söylenmiştir. Onların İsa aleyhisselam, öldürülüp defnolunduktan sonra tekrar dirildiği ve semaya çıktığı şeklindeki iddiaları boş bir dava olmaktan öteye geçemez. Fakat biz kendi İncil nasslariyle «İsa Allah ve Allah’ın oğludur» diye vaki olan iddiaları aleyhine delil getirmekle yetiniyoruz.

Şmdi her kim «Mesih aleyhisselam Cenab-ı Hakk’ın bir kulu olup enine boyuna büyüyerek olgunluk çağına gelince Allah onu peygamber olarak göndermiştir derse, muhakkak o kimse Hazreti Mesih’in talebelerinin ve Havarilerinin sözlerine uymuşlar. Buna muhalefet edenler apaçık küfrün içindedirler.

Bu muhalifler, bütün akıl sahipleri yanında son derece kötü bir durumdadır. O da Mesih’in et ve kan olmakla beraber onların itikat ettiği gibi ezeli yaradan olmasına göre. Ma’bud olan Rabbin bir parçasının ezeli yaradan, bir parçasının da yaratılmış olmasıdır. Çünkü Mesih, İncilerinin nasslariyle kendinin et ve kan olduğunu söylemiştir- Et ve kan ise dünyaya ait bir hususiyet olan yiyip içmeden meydana gelir. Onların «Kainatı yaradan İsa’dır», iddialarına göre dünyayı yaradan ve dolayısıyla Hazret-i İsa’yı (A.S.) yaradan yine kendisi odur. Zira o da kendisinin mahlûku bulunan dünyadan bir parçadır. Bu ise iftira olan davaların en kötüsüdür. Ve insan hayalinde suret bulabilen tasavvurların en uzağıdır. Buna itikat edenler Hakk’a yüz çevirmiş, küfür ve sapıklık yolunu tutmuşlardır. Böylece Cenab-ı Hak’kın gazabına müstahak olarak kendilerini felaket uçurumuna atmışlardır.

Yine onların itikadınca her şeyin yaratıcısı olan Hazret-i İsa (A.S.) dünyanın bir miktarı, bir parçası olmak lazım gelir. Bir şeyin bir miktarı ancak onun bütün mevcudu olduktan sonra bulunabilir. O halde mevcut ve makul olmayan şey hiç demektir. Bu söze göre dünyanın yaratıcısı yokluktur, vücut (varlık) değildir ve meçhuldür.

Kuvvetle tahmin ediyorum ki, bu itikadın sahibi ve mucidi, onları mahsus, dalalete sürüklemek kasdiyle uydurmuş, Hıristiyanları en fena imkânsızlıklar üzerine kurulmuş görüş ve fikirleri kabule müstait bulmuş ve maskara etmiştir.

Onlara denilebilir ki: Mesih, birinci İncilin kaydettiği üzere, tırnaklarını, saçlarını kesmiş, vücudu büyümüş ve gelişmiştir. Eğer, onların itikatlarınca, Mesih aleyhisselam ezeli yaradan ise, saç ve tırnak gibi şeyler de onun eczasındandır. Bu parçalar kendi bütününden, yani ezeli yaratandan ayrılmış ve yok olmuşlardır. Hâlbuki yokluk ve mahvolma bütünün bir parçasında kalmaz, her parçaya sâri olur, yayılır. Parçası ve bütünü olan zat hudutlu ve cihetlidir. Kendisine sınır ve mekân olacak şeylere muhtaçtır ve ondan müstağni değildir. Ezeli yaratıcı olan Hak Teâlâ Hazretleri ise akli delil ve senetlerin, nakli nassların şehadeti üzere ne cevher ve arazdır, ne de parçalanabilen bir bütündür. Kadim ve ezeli olan Allah parçalanma kabul etmez, kendisine hiçbir yönden noksan ve değişiklik arız olmaz. O, mutlak ganidir. Bütün mahlukat her hal ve zamanda O’na muhtaçtır. Allahü Teâlâ kendisini tavsif buyurduğu gibi (Şura Süresi, 11 inci ayetinde): «Yer yüzünde ve gökte Allahü Teala’ya benzeyen hiçbir şey yoktur. Yani hiçbir şey var olmakta ve bütün sıfatlarında O’nun gibi değildir. O, her sesi işitir ve her şeyi görür.»

Yine onlara denilebilir ki: Sizin şu ezeli yaratıcı itikat ettiğiniz Mesih bir beldede oturuyor ve orada yaşıyor mu idi? Onlar inkara kadir olamazlar. Çünkü Metta ve Luka İncilleri İsa’nın (A.S.) Kral Heredos zamanında, Yahudilere ait olan Beytü’l-Lahm’de doğup, sonra Kral Pilatos zamanında öldürüldüğünü açıklamışlardır- Her kim ki zaman ve mekanla mukayyeddir, zaman onu geçmiş. mekan onu kuşatmıştır: bu hal şanda olan zat mahluktur. Onun bu suretle mahlûk olduğu sabit olunca, Hazret-i İsa’nın (A.S.) Hak ilah ve her şeyin yaratıcısı olduğuna inananların itikatları batıl olur.

Kat’i surette biliyoruz ki, zaman mahlûktur ve Mesih’den evvel mevcuddur. Şimdi nasıl olur da zaman, yaratıcısından önce mevcut olabilir ve mekân kendi yaratanını muhit bulunabilir? Her ne ki, zaman içinde mevcut olmuş, zaman ve mekan onu ihata etmiştir, o mahlukun ta kendisidir. Mesih aleyhisselam yaratılmışların en şereflilerindendir. Çünkü kendisi insanoğlu insandır. Cenab-ı Hak da küfredenlerin isnat ve iftiralarından münezzehtir.

Burada Allah’ın yardımıyla benim anlattığım şeyler, Hıristiyanların din ve şeriatlarının fesadı, akidelerinin batıl oluşu hakkındadır. Allah’a binlerle şükürler olsun ki, beni bu batıl akidelerden kurtardı. Hak dini bana nasib etti. Müslüman olanlar ne bahtiyar insanlardır. Allah’ı, her türlü ortak ve benzerden tenzih ederler. Hak ve hidayet üzeredirler. Gerek Allah, gerek peygamberler hakkında en yüksek ve makul itikat üzere bulunurlar.

ALTINCI KISIM:Üst 4 İNCİL YAZARLARININ YALANLARI

Malumdur ki dört İncili yazan, evvelce söylediğimiz dört kişi pek çok konularda ayrılığa düşmüşlerdir. Bu nokta onların yalanlarına başlıca delildir.

Eğer hak üzerine olsaydılar hiçbir şeyde ayrılıkları olmazdı. Cenab-ı Hak Muhammed aleyhisselam’a indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’de (Nisa Süresi 82 nci ayetinde): «Bu Kur’an-ı Kerim Allah’ü Tea-la’dan başkasının kelamı olsaydı, içinde birbirine uymayan bozuk şeyler elbette çok bulunurdu», buyurmaktadır. Böylece ihtilafın mevcudiyetini Allah’a iftira için delil kılmıştır. Çünkü Allah tarafından indirilen şeyin manaları ihtilaflı ve binaları sallantıda olamaz.

Yalanlarından bazılarım teker teker ortaya dökelim:

l — Yuhanna adındaki müellif İncilinin 13 üncü babında (21): [Hazret-i İsa (A.S.), Yahudiler 54 kendisini yakaladıkları gece, Havarilere: «Size katiyetle şunu söylerim ki, sizden biriniz bana hıyanet edecektir», deyip, bunun üzerine Yuhanna; — Efendim size hıyanet edecek adam kimdir? Diye sorduğunda, İsa (A.S.) ona cevaben: «O, şu kimsedir ki ben ona ekmeği et suyuna batırarak veririm», diyerek ekmeği o suretle Yahuda-yı Isharyoti’ye verdi ve hakikaten Hazret-i İsa’ya (A.S.) hıyanette, Yahudilere delalet eden o oldu], diye yazmaktadır.

Markos İncilinin 14 üncü babında (20): [Hazret-i İsa (A.S.), o soruya cevaben: «Bana hıyanet edecek adam, benimle beraber ekmeğini sahana batırandır.»] dediğini beyan etmektedir.

Metta İncilinin 26 ncı babında – [Hazret- i İsa (A.S.) cevaben: Benimle beraber ekmeğini – veya elini- tepsiye batırandır», dedi] demiştir.

Luka ise İncilinin 22 inci babinda (21): [Mezkur soruya cevabında İsa (A.S.): «Bana hıyanet edecek kimse, benimle beraber şakirdlerin içindedir», dedi.] demiştir.

İşte dört yazar da bu hadiseyi böyle tamamıyla birbirine aykırı olarak hikaye etmişlerdir ki bu, gayet açık bir ihtilaftır. Hazret-i İsa’nın (A.S.) o sözü, birkaç toplantıda tekrar edilmiş değildir ki sözlerinin farklı olabilme imkânı bulunsun. Kaldı ki, onların bu ifadeleri anlam itibariyle dahi bir değildir. Şu halde, dört kişinin her biri Hazret-i İsa’nın (A.S.) sözünü kendinden uydurma bir ibare ile değiştirmiştir. Bununla beraber İsa (A.S.) ekmeği et suyuna batırıp da bilhassa Yahuda-i Isharyoti’ye vermekle kendisine hıyanet edecek kimsenin kim olduğunu tayin etmiş, artık maksat tamamıyla anlaşılmıştır.

2 — Metta İncilinin 20 inci babında (30): [İsa-Eriha memleketinden çıktığında kendisine iki kör Ey Davud’un oğlu, bize merhamet et diye yalvarmışlar, o da onların gözlerini açmıştır] diyor.

Markos ise İncilinin 10 uncu babında (46): [İsa (A.S.) adı geçen memleketten çıktığında kendisine bir kör. Ey İsa (A.S.) , bana merhamet et! diye bağırmış o da onun gözlerini açmıştır], demiştir.

Hâlbuki İncilden anlaşıldığı üzere Hazret-i İsa (A.S.), zikrolunan memleketten yalnız bir defa geçmiş olduğuna göre, bunlardan biri mutlaka yalandır. Ya Metta, İsa’ya (A.S.) gözlerini açtırmak emeliyle bağıran körün iki olduğunu açıklamada yalan söylemiştir, yahut Markos, körün bir olduğunu zikretmekle yalanı seçmiştir. Çünkü kıssa birdir. Metta ile Markos’un İsa’ya (A.S.) yalvaran körün Hazret-i İsa’ya (A.S.): Ey Davud oğlu! diye çağırdığım ve onu insan nesline nispet ettiğini ikrar etmelerinde, Hıristiyanların akidelerim tekzip edecek cihet vardır. Çünkü kör, ona kendi yazdıkları gibi «Ey Allah» yahut «Ey Allah’ın oğlu» veyahut da «Ey yaratılmışların yaratıcısı», diye çağırmamıştır, «Ey Davud’un oğlu» diye çağırmak suretiyle kendisini bir peygambere nispet etmiştir. Bu suretle Hazret-i İsa’nın (A.S.) annesi Hazret-i Meryem’in nesebinin bu temiz unsurdan olduğunu ima ve işaret etmiştir. Gerçekten Hazret-i Meryem’in nesepleri öyledir. Kendileri İsa’nın oğlu Davud zürriyetinden ve İbrahim’in oğlu, İshak’ın oğlu, Ya’kub’un oğlu Yahudi kolundandır.

3 — Metta İncilinin 27 inci babında (44): [İsa (A.S.) ile beraber iki hırsız öldürülmeleri esnasında Hazret-i İsa’ya (A.S.) fena sözler söylüyorlardı.], diye yazmaktadır.

Luka ise İncilinin 34 üncü babında: [Hırsızlardan biri Hazret-i İsa (A.S.) ile alay ederek: Eğer sen hak Mesih isen hem kendini, hem bizi kurtar, deyince diğeri ona: Sen Allah’tan korkmaz mısın? Onun başına gelenlerin sana da geldiğini bilmiyor musun?

Bize olana ben ve sen müstahak değildir. Sonra Mesih’e: “Efendim, melekûttan geldiğinde beni unutma, deyince Mesih kendisine: Sana kat’iyetle söylerim ki, sen o gün benimle Cennetü’l-Firdevs’te olursun, dedi”], diye yazılıdır.

Bu da, açık bir aykırılıktır. Çünkü Metta o iki hırsızın ikisini de cehennemlik yapmıştır. Onun rivayetine göre onlar Hazret-i İsa’ya (A.S.) fena sözler söylemişlerdir.

Luka ise, onlardan birinin cennete gireceğini haber vermiştir. Bununla beraber, gerek Metta ve gerekse Luka asıl kıssada, yani Hazret-i Mesih’in öldürülmesi hikâyesinde yalan söylemişler, bu suretle küfrü irtikap etmişlerdir.

Yuhanna —ki, Mesih’in öldürülmesinde hazır bulunduğunu söyler — İncilin 19. babında (18):

[Mesih ile beraber çarmıha gerilen iki hırsızdan, biri Hazret-i İsa’nın (A.S.) sağında, diğeri sol tarafında yer almışlardır.] deyip hırsızların Hazret-i İsa’ya (A.S.) bir şey söylediklerini kaydetmemiştir. Bu da tam bir ihtilaftır.

4 — Metta İncilinin 21 inci babında (5) [Hazret-i Mesih bir hayvana binmiş Beytü’l-Makdis’e gelmiştir. Çünkü bazı peygamberlerden «Sizin sultanınız hayvana binmiş olarak gelir», diye rivayet edilmişti.], yazılıdır.

Markos İncilinin 11. babında (7) “Mesih bir hayvan yavrusu bir sıpa üzerinde idi” diyor, hayvana bindiğini zikretmiyor.

Luka ise İncilinin (19). babında (30): Metta’nın dediği gibi, «İsa hayvan üzerinde idi» demistir.

Yuhanna da İncilinin 12 İnci babında (14), Markos’un ifadesi veçhile, «Mesih’in bir sıpa üzerinde olduğunu» söylemiştir.

Birbirine uymayan bu sözler, açıkça yalanlarım göstermektedir. Bir insan nasıl olur da küçük bir sıpa üzerine binebilir?

5—Metta İncilinin 20 inci babında (21) [Zebed’in zevcesi Meryem, Mesih’e gelip ona: Şu iki evladının biri yarın melekutta senin sağında ve diğeri solunda olalar, dedi] diye yazılıdır.

Markos ise İncilinin 10 uncu-babında (35): [İsa’nın (A.S.) teyzesinin —ki Zebedin’in zevcesi Meryem’dir— iki oğlu olup, ona: «Ey Muallim, biz senden isteriz ki her ne dilersen hakkımızda onu nimet olarak veresin», dediklerinde İsa (A.S.) onlara: «Siz ne istersiniz?» diye sormuş, cevap olarak: «Bizim birimizi melekutta sağ tarafına, diğerimizi sol tarafına oturtmakla nimetlendir»], diye hikaye etmiştir.

Luka ile Yuhanna ise İncillerinde bu kıssaya dair hiçbir şey zikir etmemişlerdir. O Yuhanna ki, Mesih aleyhisselama hizmet etmiş ve vefatına kadar ondan ayrılmamıştır.

Burada şayan-ı dikkat bir nokta daha vardır: Metta’nın rivayetine göre, Zebedin’in oğullarının melekutta olmalarını, İsa’dan (A.S.) anneleri istemiş ve yalvarmıştır. Markos, bu isteğin bizzat kendilerinden geldiğini yazar. Diğer iki müellif ise, bu kıssayı asla dikkate almamışlardır.

6 — Metta İncilinin 9 uncu babında (14): [Yuhanna’nın talebesi Mesih’e: “Biz ve Ferisiler niçin oruç tutarız da senin şakirtlerin tutmazlar? Dediler”] diyor.

Markos ise İncilinin 2 inci babmda (18): [Katipler ve Ferisiler Mesih’e: «Niçin Yuhanna’nm talebesi oruç tutarlar da senin şakirdlerin yer ve içerler?» diye sordular] demiştir.

Görülüyor ki, Metta’ya göre oruçlu olan ve sual soranlar, Yuhanna’nın şakirdleridir (talebeteridir). Markos’a göre ise soranlar kâtipler ve Ferisilerdir. Yuhanna’nın şakirdlerinin niçin oruç tutup tutmadıklarını sormuşlar, kendilerinin oruç tutup tutmadıklarından bahsetmemişlerdir. Bu hususta da birbirine aykırı beyanatta bulunmuşlardır.

7 — Metta İncilinin 3 üncü babında: [Yahya çekirge ve bal yer] diye yazılıdır. Sonra 11 inci babında da: [Hazret-i İsa’nın (A.S.) Yahudilere hitaben:

«Yahya size yemez ve içmez olduğu halde geldi, siz ona deli dediniz ve —kendini kastederek— insanoğlu yer, içer olarak geldi, siz ona bu, karnı büyük bir adamdır, yiyecek yer, şarap içer dediniz»], diye yazılıdır.

Bu iki sözün birbirini tutmadığı meydandadır.

Bir yandan Hazret-i Yahya’nın yemez içmez olduğunu, bir yandan da çekirge ve bal yediğini söylemektedir.

Sonra bu rivayete göre Hazret-i İsa (A.S.) kendisinden bahsederek, «İnsanoğlu yer, su ve şarap içer olduğunu» söylemiştir. Bu söz, kendisinin insan olduğunu, yiyecek ve içecek ile vücüdunu beslemeye muhtaç bulunduğunu, ikrardan ibarettir. Bu ise, onların Hazret-i İsa’ya (A.S.) ilahlık isnatlarını yalanlamaktadır. Allah onların küfürlerinden beri ve münezzehtir.

8 — Yuhanna İncilinin beşinci babında (37):

[Hazret-1 Mesih Yahudilere: «Beni gönderen babam, bana şehadet eder. Onu kimse görmemiş ve sesini işitmemiştir»] dediğini zikretmiştir. Bu söz, gerçekten Mesih’in sözüne yakın bulunmuştur.

Halbuki Metta buna lafız ve mana itibariyle açıkça muhalefet ediyor, İncilinin 17 inci babında:

[Mesih, Havarilerinden Petros, Çakmo ve Yuhanna ile beraber Tabur dağına çıktılar. Dağın üstüne oturdular. Bir de gördüler ki, Mesih’in yüzü güneş gibi parlıyor. Gözleri kamaştı ve o anda gökten babanın sesini işittiler. Baba şöyle diyordu: «Bu benim kendim için seçtiğim oğlumdur, onu dinleyin ve ona iman edin»] diye yazılıdır.

Markos da İncilinin 9 uncu babında aynen böyle söylemiştir.

Yuhanna İncilinin 14 üncü babında (7-9): [Mesih, Havarilere: «Siz benim babamı gördünüz» dedi. Havarilerden Filibos da: Efendim, biz babayı nasıl görebildik? deyince; Mesih ona cevap olarak: «Ey Filibos, ben çok vakittir sizinle beraberim, siz beni bildiniz ya! Kim beni görmüşse muhakkak babamı görmüştür,» dedi] diye yazılıdır.

İşte bu da fahiş bir hatadır. Çünkü Yuhanna bir kere Hazret-i İsa’nın (A.S.) «Beni gönderen benim peygamberliğimin sıhhatine şehadet eder, onu kimse görmedi ve sesini asla kimse işitmedi» dediğini söylüyor. Bir kere de: Mesih’in Havarilere: “Siz benim babamı gördünüz ve bildiniz. Beni gören babamı görmüş olur” dediğini beyan ediyor. Bu sözlerin birbirini tutmadığı açıkça meydandadır.

Metta’nın Tabur dağı hikâyesindeki sözü de böyledir: [Orada İsa’nın (A.S.) yanında olan üç kişi babanın, yani Allah’ın sözünü işittiler. Allah onlara:

—Mesih’i kastederek— «Bu benim seçtiğim oğlumdur» dedi], demiştir. Bu açık bir küfürdür. Allah, zevceden mukaddes ve münezzeh iken; Hazret-iİsa’ya (A.S.) oğlum diye nasıl hitabeder?

Bütün bu iftira ve yalanlardan maksat, Hazret-i İsa aleyhisselamın, ulûhiyeti ve Allah’ın oğlu olduğu hususundaki itikatlarını etrafa yaymak ve rağbet, kazandırmaktır.

Allah’ın şanı bu gibi isnat ve iftiralardan münezzehtir. Böyle dalalet ve küfür üzere olanlara Allah’tan hidayet dileriz.

YEDİNCİ KISIM:Üst PAPAZLARIN YALANLARI

Luka İncilinin yirmi ikinci babında (31): [Hazret-i İsa’nın (A.S.) Havarilere hitaben; «Şeytan sizin imanınızın bozulmasını ister» Sonra onlardan Petros’a dönerek; «Ben babamdan senin imanının şeytan tarafından bozulmamasını temenni ederim» dediğini ve Hazret-i İsa’nın (A.S.) bu sözünden birkaç gün sonra Petros’un Hazret-i İsa’yı (A.S.) inkar ettiğini ve Havariler içinde ondan başka mürtet (dinden dönen) bulunmadığını] açıklamıştır.

Bakın şunların perişan hallerine ve düştükleri çelişkilere. Hazret-i İsa (A.S.) Havarilerinden birinin imanının bozulmaması için dua eder de, bu kimse sonra nasıl münkir ve mürtet olup imandan çıkar? Acaba peygamberler için haber verdiklerinden vazgeçtikleri veya yalan söylemeyi layık mı görüyorlar? Peygamberi methetmek isterken düştükleri bu çelişkileri fark etmeyecek kimse bulunabilir mi?

Bütün bunlar onların Hazret-i İsa (A.S.) hakkında sonradan uydurdukları yalan ve iftiralardır. Şunu katiyetle söyleyebiliriz ki Hazret-i İsa (A.S.) bu sözlerden hiç birisini söylememiştir. O bütün bu noksanlardan beridir.

Yuhanna İncilinin beşinci babında (19): [Hazret-i Mesih’in Yahudilere: «Ben size şu hususu kat’iyetle ifade etmek isterim ki, oğul kendiliğinden bir şey yapmağa kaadir olamaz. Meğer babanın yaptığını görmüş ola»] dediğini nakletmiştir.

Biz biliyoruz ki, Hazret-i İsa (A.S.) yemek yemiş ve su içmiştir. Hâlbuki babasından, yani Allah’tan böyle bir şeyin vukuunu görmemiştir. Çünkü Allah yemek ve içmek gibi beşeri ihtiyaçlardan münezzehtir.

Diğer üç İncilde bu husus kaydedilmemiştir.

Yuhanna İncilinin on yedinci babında [Hazret-i İsa’nın (A.S.), vefatından Önce, Allah’a «Ya Rabbi biliyorum ki, sen benim dualarımı daima kabul edersin. Şimdi senden niyaz ederim ki benim şakirtlerimi dünya ve ahrette her şeyde kurtuluşa erdiresin» demiş] olduğunu kaydetmiştir. Bütün Hıristiyan âlimlerinden tevatüren nakledilen bir habere göre Hazret-i İsa’nın (A.S.) talebelerinin çoğu kılıçla öldürülmüş, bazısı da derisinin yüzülmesi gibi çeşitli işkencelerle can vermişlerdir.

Ne kadar gülünç bir iddiadır ki, Allah’ın peygamberi Hazret-i İsa (A.S.) kendisinden Havarilerinin dünya ve ahrette kurtuluşa ermelerini niyaz etsin de, onlar, böyle elemlere ve çirkin ölümlere duçar olsun. Bunu Yuhanna Hazret-i İsa (A.S.) hakkında yalan olarak söylemiş, diğer üç İncil sahipleri Hazret-i İsa’nın (A.S.) böyle bir duası olduğuna dair İncil’lerinde hiçbir şey zikretmemişlerdir.

Yine Yuhanna İncilinin onbeşinci babında (24) [Hazret-i İsa (A.S.) : «Eğer ben onlara benden evvel kimsenin göstermediği mucizeleri göstermemiş olsaydım, onların bana imanlarının azlığından dolayı günahları olmazdı» dedi] yazılıdır. Hazret-i İsa’nın (A.S.) böyle bir söz sarf etmesine asla imkan yoktur. Çünkü kendisinden evvel gelen Hazret-i Musa çok sayıda büyük mucizeler göstermiştir. Hazret-i Elyesa’da ondan evvel gelmiştir. Hatta Hazret-i İsa’nın (A.S.) mucizeleri derecesinde mucizeler göstermiştir. Artık Hazret-i İsa’nın (A.S.), ben kendinden evvel kimsenin gösteremediği mucizeleri gösterdim; dediği nasıl tasavvur edilebilir? Bunu da Yuhanna uydurmuş ve diğer üç İncilin sahipleri böyle bir şeyden bahsetmemişlerdir.

Markos İncilinin üçüncü babında (29) [Hazret-i Mesih’in «Her kim benim için evi, bahçeleri, tarlaları veya evlat ve akrabalarını terk ederse, o kimse dünyada terk ettiği şeyin yüz katını ve ahrette cenneti alır»] nakleder.

Metta, İncilinin ondokuzuncu babında (29) [O adam terkettiği şeylerin yüz katını alır ve cennet onun olur dedi] deyip dünyayı zikretmemiştir.

Luka, İncilinin on sekizinci babında (30) – (29) [Dünyada terk ettiği şeylerden çoğunu ve cenneti alır] diye kaydettiği halde; Yuhanna bunlardan hiç birini zikretmemiştir. Bu da Hazret-i İsa (A.S.) hakkında apaçık bir yalandır. Çünkü pek çok kimseler Hazret-i İsa (A.S.) uğruna birçok ev, bahçe ve ticarethanelerini terk etmişler ve terk ettikleri şeylerin ne yüz katına ve ne de ona yakın bir miktarına sahip olamamışlardır. Gerçekten Hazret-i İsa (A.S.) böyle bir şey söylememiştir.

Metta İncilinin ondokuzuncu babında (3) [Ferisiler Hazret-i Mesih’e: İnsanın karısını küçük bir kabahatinden dolayı boşaması helal olur mu? diye sorduklarında Hazret-i Mesih onlara: Tevratta okumadınız mı ki, erkeği ve dişiyi yaradan Allah «insan, kadın için anne ve babasını terk eder ve eşiyle birleşerek ikisi bir vücut olur» demiştir diye cevap vermiştir!…]

Bu da Hazret-i İsa (A.S.) ve Tevrat hakkında bir iftiradır. Çünkü bu çirkin sözü Cenab-ı Hak söylememiştir. Ancak, peygamberlerin kitaplarında Âdem aleyhisselamdan başka bir hikâye nakledilmiştir:

Şöyle ki: Allahü Teala Hazret-i Havva’ya Hazreti Âdem’in kaburga kemiğinden yaratınca Âdem aleyhisselam uyanıp onu yanında eş kılığında gördü ve: “Bunun için insan, anne ve babasını terk edip, zevcesiyle bir vücut olur”, dedi.

Hazret-i İsa’nın (A.S.), Metta’mn bahsettiği sözü Tevrat’a nispet etmesi düşünülemez. Tevrat ve İncili ezbere bildiği gibi, Cenab-ı Hak tarafından kendisine bildirileni tebliğ etmiştir. Metta, burada da Hz. İsa’ya (A.S.) yalan ve iftirada bulunduğu gibi; diğer İncil sahiplerine muhalefet etmiştir.

Yuhanna İncilinin üçüncü babında (13) [Hazret-i İsa (A.S.), göğe ancak oradan inen çıkar dedi] şeklinde yazmıştır.

Bu da batıl inançların bir diğeridir. Çünkü İdris (A.S.) ve İlyas (A.S.) peygamberlerin göğe çıktıkları Tevrat’ta yazılıdır. Hâlbuki adı geçen iki peygamber yere gökten inmemiş ve göğe çıkıncaya kadar yeryüzünde yaşamışlardır, İncil’de Hazret-i İsa’nın (A.S.) da göğe çıktığı yazılı olup; o da oradan inmemiştir. Bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselam dahi, Miraç gecesinde göğe çıkmış, fakat orada bir müddet kaldıktan sonra tekrar yeryüzüne inmiştir. İşte burada da Yuhanna Hazret-i İsa (A.S.) hakkında yalan söylemiş, diğer üç arkadaşı ise bunu nakletmemişlerdir.

Hıristiyanlar söyle derler: [Hazret-i İsa (A.S.) bunu söylemiş ama, ondan ancak ruhları kastetmiştir]

Cevabımız gayet basittir: Bu iddia Tevrat ve İncil’e açıkça aykırı düşer. Çünkü bu kitaplarda, göğe çıkan peygamberlerin bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselam Efendimiz gibi, ruh ve cesetleriyle beraber çıktıkları zikredilmiştir

Eğer Hazret-i İsa (A.S.), o sözden, cesetleri ölüp de vefatı zamanında meleklerin alıp göğe çıkardığı insan ruhlarım kastetmiştir! derlerse, cevabı gayet kısadır: Bu bir ihtimaldir ve delil ile hükümden düşer. Hâlbuki lafızlarda asıl olan umumiyet ve hakikattir. Meğer ki, delillerle zıttı ispat edilmiş o!a. Kâfirlerin ruhları göğe çıkmayıp; en aşağı tabakalara iner.

Metta, İncilinin yirmi birinci babında (18-20):

[Hazret-i İsa (A.S.) Havarilere (18) giderken acıktı. Yolun kenarında bir incir ağacı gördü. Ağaca doğru yönelip, üzerinde yemiş bulamayınca, ağaca beddua etti, ağaç derhal kurudu] der,

Markos da, İncilinin on birinci babında (13) bu haberi hikâye ve üzerine bir de o zamanın incir vakti olmadığını ilave etmiştir.

Böyle vakitsiz incir toplamayı, değil Hazret-i İsa (A.S.), çocuklar ve deliler bile yapmaz. Bir de ağacın herhangi bir kimsenin malı olup olmadığı hususu, kat^i olarak bilinmiyor. Hazret-i İsa (A.S.) , başka bir kimseye ait olan ağaç için beddua edip de, onun kurumasına sebebiyet vermez. Onu bu gibi küçüklüklerden tenzih ederiz.

Eğer ağacın meyvesinden herkesin yemesi mubah idiyse, o halde bile halkın faydalandığı bir ağacın kuruması için Hazret-i İsa’nın (A.S.) beddua ettiği yine düşünülemez. Bütün peygamberler aleyhimüsselam menfaat ve maslahat için gönderilmemişlerdir. Mahlûkata zarar ve fesatlık için değildir. Metta ve Markos’un yalanlarını burada da meydana çıkarmış olduk.

SEKİZİNCİ KISIM:Üst HIRİSTİYANLARIN MÜSLÜMANLARA HAKSIZ TARİZLERİ

Hıristiyanlar, Müslümanları bazı hususlarda tenkit ederler. Bunları teker teker sıralayalım:

l — Umumiyetle salih Müslümanlar evlendikleri halde Hıristiyanların ruhban sınıfı evlenmezler.

Onlara şöyle denilebilir: Siz, kendi dininizce Hazret-i Davud’un peygamberliğine ve saltanat sahibi olduğuna inanırsınız. Nebinin derecesi velininkinden daha yüksek olduğu malumdur. Tevrat’ta zikredildiğine göre, Davud aleyhisselam yüz kadınla evlenmiş ve bunlardan kız ve erkek olmak üzere, elliyi aşkın evladı olmuştur. Hazret-i Süleyman da Tevrat’ta zikredildiği gibi, bin kadın almıştır. Siz Tevrat’ın Allah’ın kitabı olduğuna inanırsınız. Diğer bütün peygamberler de evlenmişler. Yalnız Hazret- i İsa (A.S.) , ve Yahya ibni Zekeriyya aleyhimüsselam evlenmemişlerdir.

Ey Hıristiyan halkı!

Tevrat’ta «Yiyecek ve içeceğine muktedir olabildiğin kadar kadınla evlenmek helal olur» gibi sözler varken, niçin Cenab-ı Hak’kın meşru kıldığı yoldan gitmezsiniz de; öteden beri veli tanıdığınız Pavlos’un * sözüne yapışırsınız? O, size bir adam bir kadınla evlensin, eğer o aldığı kadın ölürse üçe kadar bir başkasını alsın. Papazlar yalnız bakire bir kadın alabilir, eğer ölecek, olarsa tekrar evlenmek haramdır. Bir daha evlenmesin, diye emretmiştir….

Kolaylıkla anlaşılacağı üzere Hıristiyanların evlenmek hususundaki akideleri de batıldır. İslam’ın salih kullarını ayıplamalarının hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü, Hıristiyan alimleri onun helal olduğunu ve kitaplarda açık bir şekilde izah edildiğini gayet iyi bilirler. Cenab-ı Hak, Ehl-i İslama her türlü şiddet ve meşakkatten uzak sade ve mükemmel bir din vermiştir. Peygamberimiz sallalahu aleyhi ve sellem de: «Nikâh ediniz, yani evleniniz, çocuk yetiştiriniz. Kıyamet günü başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla öğüneceğim» hadis-i şerifiyle müminleri evlenmeğe teşvik etmiştir. Müminler bu emre uymakla sevap kazanırlar.

2 — Hıristiyanların Müslümanları ayıpladıkları diğer bir hususta sünnet olmaktır. Halbuki kendi İncillerinin naklettiğine göre Hazret-i İsa (A.S.) sünnetli idi. Ve Hıtan günü en büyük bayramlarındandır. Peygamberlerin işlerine hürmet edilmesi gerekir. Hazret-i İbrahim ve diğer bütün peygamberlerin sünnet olmaları için Cenab-ı Hak’kın emir buyurduğu Tevrat’ta yazılıdır. Hıristiyan itikadı da böyledir.

Bunun üzerine kalkıp, bütün peygamberlerin meşru kıldıkları bir şeyi ayıplamağa çalışmak Allah ve resulüne inanmamak demektir.

3 — Ayıp gördükleri diğer bir husus da, müminlerin cennette yemeleri ve içmeleridir. Metta, İncilinin yirmi altıncı babında: [Hazret-i İsa (A.S.) Yahudiler tarafından yakalandığı gece yemek yerken Havarilere: «Ben artık bundan sonra şarabı ancak cennette içeceğim», dedi] demiştir. Markos da, İncilinin on dördüncü babında (20) böyle söylemiştir. Luka ise İncilinin yirmi ikinci babında (30) [İsa’nın (A.S.) Havarilere: «Siz benimle cennette bir sofra üzerinde yiyip içeceksiniz» dediğini] nakletmiştir. Hıristiyan âlimleri pek güzel bilirler ki, Hazret-i Âdem cennette yasak ağaçtan yemiştir. Ve bu onun cennetten yere inmesine sebep olmuştur. Üstelik bu nokta Tevrat ve İncil’de açıkça yazılıdır. Ama onların inkar damarı bir türlü yumuşamaz. Mantıkları şöyle çalışır; «Yeme ve içme neticesinde pislikler meydana gelecektir. Cennet ise böyle şeylerden münezzehtir». Bilmezler ki, Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem efendimiz cennet ehlinin yiyip içtikleri şey’ler misk kokulu ter olur çıkar, demiştir. Ve yine orada, tükürme ve sümkürmenin, küçük ve büyük abdestin olmadığını haber vermiştir. Cennet ehli, her istediğine nail olacak ve gönüller gerçek huzur ve saadeti ancak orada bulabileceklerdir.

Allah’ın gönderdiği kitaplar ve peygamberler, nefsin arzu edip lezzet bulacağı her şeyin cennette bulunduğunu bildirmişlerdir. Hıristiyanlar ise, öldükten sonra insanın nimetlenip, lezzet duyması cesetle değil ruhladır, diye itikat ederler. Böyle akla aykırı inançtan Allah’a sığınırız. Bu inanç mülahide (dinsizlik) mezhebine götürür.

4 — Hıristiyanlar Müslümanların: “Cennette köşkler, ırmaklar, yakutlar ve bütün güzellikler orada toplanmıştır” gibi tertemiz inançlarını da beğenmezler. Onlara demelidir ki: Sizin Nevvarü’l- Kudsiyyin diye adlandırdığınız kitabınızda (Yuhanna) kıssasında şöyle yazılıdır: [Bir gün ipek elbiseler giymiş, atlı iki delikanlıya rast geldi. Onları cehennemle korkuttu. Ta ki, onlar şan ve şöhretlerini terk ederek ona inandılar. Yuhanna da onların mallarını kendi hizmetçilerine dağıttı. Bir müddet sonra hizmetçiler yanlarından muazzam bir saltanatla geçerken onlar mahzun ve mükedder oldular. Dünya nimetlerinin ellerinden çıktığına pişman olarak bu iş kendilerine pek ağır gelmeğe başlayınca Yuhanna onlara:

— Elinizden çıkan dünya nimetlerinden dolayı mı esef ediyorsunuz? Onlar da:
— Evet, tahammül edemedik.
— Öyleyse gidin, bana dere taşları getirin. Gidip getirdiklerinde taşları elbisesiyle örtmüş ve meydana çıkardığında hepsi pek kıymetli yakut olmuştur. Arkasından onlara şöyle demiş: Alın bunları çarşıya götürüp satın. Parasıyla eski ihtişamlı hayatınızdan daha iyisini yaşarsınız. Fakat cennet size haram oldu. Çünkü ondan olacak nasibinizi bu fani dünyada aldınız.

Onlar böyle konuşup dururken öteden bir grup cenaze getirdiler. Yuhanna’dan ölüyü diriltmesini istediler. O da ölüye:

— Allah’ın izniyle kalk, dedi. O da kalktı. Ve dirilen, adama:
— Şu iki gence kaybetmiş oldukları cennet nimetlerini söyle. O da onlara:
— Sizin için cennette türlü renklerde yakut taşlarıyla yapılmış bir bina vardı ki uzunluğu şu kadardı, demiş. Ve o iki genç bu sözleri işitince pişman olup, her şeyden vazgeçerek tekrar Hazret-i İsa (A.S.) dini üzere Yuhanna’ya tabi olmuşlar ve öylece ölüp gitmişlerdir!…]

Yine mezkur kitapta: [Flaryan —ki sizce mukaddes sayılan salihlerdendir— kendisine her gün melekler ve feriştahlar altın tabaklar içinde ve üzerleri türlü çiçeklerle ve ipek mendillerle donatılmış cennet taamları getirirdi!..] diye yazılıdır. Artık bu gibi nimetlerin, cennette bulunmadığı ve yenilip içilmediği nasıl inkâr edilebilir? Resullerin kitaplarından nakledilenlerin sıhhatine bütün akl-ı selim sahipleri inanır ve tereddütsüz kabul eder.

Yine adı geçen kitabın Seneton kıssasında yazılıdır ki: [Flaryan’a melekler her gün akşam – sabah cennet taamından, kendi yiyeceği kadar, birkaç türlü yemek getirirlerdi. Hatta bir gün kendisine Pavlos adında büyük bir zat gelince, melekler her gün getirdiklerinin birkaç katı ve ipek mendillerle örtülmüş altın kaplar içinde cennet taamı getirdiler] diye yazılıdır. Buna benzer daha birçok misaller vermek her an mümkün ise de biz işi uzatmamak için burada kesiyoruz.

5 — Hıristiyanların Müslümanlar ayıpladıkları noktalardan bir diğeri de: Müslümanların İbrahim (A.S.) , Salih (A.S.), Süleyman (A.S.) gibi peygamber isimlerini kendilerine ad olarak seçmeleridir. Cevabımız gayet makul ve samimidir: Biz teberrüken peygamber adlarını alıyoruz. Onlar da insandır. Siz kendiniz Cibril (A.S.)l Mikail (A.S.), Mihail (A.S.) gibi melek adlarını almakta niçin bir mahzur görmüyorsunuz? Onlara bundan daha kesin cevap verilemez *.

DOKUZUNCU KISIM:Üst HZ. MUHAMMED’İN (A.S.) NÜBÜVVETİNİN İSBATI

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem’in peygamber olarak geleceği bütün semavi kitaplarda zikredilmiş ve bütün peygamberler tarafından müjdelenmiştir. Tevrat’ın birinci kitabının — Tevrat beş kitap üzerine olup bir seferde toplanmıştır— on altıncı babında (7-12) [Hacer, Hazret-i İbrahim’in zevcesi Sare’den kaçtığı gece bir ferişteh görüp kendisine:

— Ey Hacer, ne istiyorsun ve nereden geldin? diye sorduğunda:

— Sare’den kaçtım; cevabını verince ferişteh ona: «Sen Sare’ye dön ve ona itaat et. Çünkü Allah senin zürriyetini çoğaltacaktır. Pek kısa bir zaman gebe kalıp, İsmail adında bir çocuk doğuracaksın. Cenab-ı Hak seni sevmiştir. Oğlun herkes tarafından takdir edilecek ve şöhreti dünyanın çok yerine yayılacaktır» dedi], diye yazılıdır. Bilindiği gibi Hazret-i İsmail ve onun zürriyeti dünyanın birçok yerlerine yayılmamıştır. Binaenaleyh adı geçen söz Hazret-i İsmail’in en büyük zürriyeti hakkındadır.

O da peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. İslam dini dünyanın birçok yerlerine yayılmış, doğu ve batıda hüküm sürmüş ve sürmektedir. Bu hususu Yahudi alimleri gayet iyi bilirler. Fakat halka açıklamaktan daima sakınırlar.

Yine Tevrat’ın beşinci kitabının on sekizinci babında (18): [Cenab-ı Allah Hazret-i Musa’ya, Beni İsrail’e söyle ki: Ben onlara ahir zamanda kendi kardeşleri evladından senin gibi bir peygamber göndereceğim » dedi], diye yazılıdır. Hazret-i Musa’dan sonra ise, gönderilen nebilerin hepsi Beni İsrail’dendir. Ve en sonuncusu Hazret-i İsa (A.S.) ‘dır. Şu duasına göre onların kardeşleri evladından ahir zamanda peygamber olacak zat, Muhammed aleyhisselamdan başkası değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz Hazret-i İsmail aleyhisselamın zürriyetindendir. Hazret-i İsmail ise Hazret-i İbrahim’in oğlu Hazreti İshak’ın kardeşidir. Hazret-i İshak da Beni İsrail’dendir. Eğer bu müjde Beni İsrail’den bir nebi hakkında olsaydı «onların kardeşleri evladından» denmemesi icap ederdi. Beni İsrail peygamberleri arasında Hazret-i Musa’dan sonra ona benzer bir peygamber gelmediği hususunda Yahudiler ittifak etmiştir. Burada benzerlikten maksat hususi bir şeriat ortaya koyması ve ümmetlerin ona tabi olmasıdır. Bu da Muhammed aleyhisselamın sıfatı ve şanıdır. Çünkü kendisi Hazret-i İsmail zürriyetinden ve Arap milletindendir.

Bütün şeriatları ortadan kaldıran bir şeriat getirmiş ve ümmetler ona tabi olmuştur. Ve bu yönden Hazret-i Musa gibidir. Hatta Hazret-i Musa’dan ve diğer bütün peygamberlerden daha faziletlidir *.

Yine Tevrat’ın Beşinci Kitabının otuz üçüncü babında (2): [Hak Teala Tur-i Sina’dan ikbal edip bize Sairden doğdu ve Faran dağlarından göründü] diye yazılıdır. Faran dağlarından maksat Mekke ve Hicaz bölgesidir. Çünkü Faran, toprakları aralarında paylaşan, Amalika meliklerinden, hissesine Hicaz bölgesi isabet eden kimsenin adıdır. Hicaz bölgesi bu adamın hissesine düşmüş ve oralara onun adı verilmiştir. Tevrat’taki [Allah Tür-i Sina’dan geldi] sözünden maksat, Cenab-ı Hak’kın Hazret-i Musa’ya olan vahyi sebebiyle tevhit dininin Tür-i Sinadan görünmesidir.

[Sair’den doğdu] sözünden maksat ise Hazret-i İsa (A.S.) dininin göründüğü bir dağdır. Ve bu dağ Şam’da bulunmaktadır. Faran dağlarından göründü demenin manası da peygamberimiz Muhammed aleyhisselam Efendimize Mekke ve Hicaz’da vahiy buyurulmuş olmasıdır. [Kudsilerin bayrakları beraberinde ve onun sağındadır] sözündeki Kudsilerin ifade ettiği mana veli ve salih kullardır ki bununla peygamberimizin sahabesi kastedilmektedir. Çünkü onunla beraber ve sağ tarafında bulunan, ondan asla ayrılmayan yalnız sahabelerdir. (Allah onlardan razı olsun).

Peygamberimizin peygamberliğine ait en kuvvetli delillerden biri de, dört İncil sahibinin: [Hazret-i İsa’nın (A.S.) göğe çıkışı anında Havarilere: «Ben babam ve babanıza, Allah’ıma ve Allah’ınıza gidiyorum. Size benden sonra PARAKLIT adında bir peygamber geleceğini müjdelerim» demiş olduğunda] ittifak etmeleridir. Bu mübarek ad Yunancadır. Arapça tam karşılığı ise «AHMED» dir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde (Saf Süresi altıncı ayetin-de) İsa (A.S.) aleyhisselamın [Benden sonra bir peygamber gelecektir. Onun ismi Ahmed’dir. Onu size müjdeleyiciyim.] dediğini, haber vermektedir.

Latince olan İncil’de “PARAKLITOS” tur. Benim İslamiyeti kabul edişime bu ad sebep olmuştur.

Yuhanna İncilinin on dördüncü babmda (26) [Hazret-i İsa (A.S.) : «Paraklit o zatdır ki babam onu ahir zamanda yollayacak ve o size her şeyi öğretecektir»] Paraklit’ten maksad bizim peygamberi Muhammed aleyhisselamdır. İnsanlara her şeyi, Cenab-ı Hak’kın Kur’an-ı Kerim’de vahyetiği üzere öğreten odur. Allahü Teala En’am Süresi yirmi sekizinci ayetinde: [Biz kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’de hiçbir şeyden noksan bırakmadık. Yani her şeyi bildirdik.] buyurduğu üzere Kur’an-ı Kerim’de hiçbir şey eksik değildir. Hazret-i Mesih’ten sonra bu sıfatta Hazret-i Muhammed aleyhisselamdan başka bir peygamber çıkmadığından, bu haber ancak ona ait olabilir.

Yuhanna İncilinin on altıncı babında (13) [İsa (A.S.) :

“Babamın benden sonra göndereceği Paraklit, kendiliğinden bir şey söylemez. Size daima doğruyu söyler. Geleceğe ait hadiseleri haber verir” dedi], demiştir. Bu da mütevatir bir haberle sabittir ki, ancak peygamberimizin vasfıdır. Allahü Teala Ve’n-Necmi Süresi- üçüncü ayetinde: [Peygamberimin bildirdiği Kur’an-ı Kerim, onun istediği, onun kendiliğinden söylediği kelam değildir. Ona melek vasıtasıyla söylenilen, melekten işittiği vahy’dir] buyurarak bu hususa şehadet etmiştir.

Geleceğe ait vermiş olduğu haberler geniş bir mevzu teşkil eder ki, bu mevzu ile ilgili birçok eserler yayınlanmıştır. Kaadi lyad’ın Kitabü’ş-Şifa’sında adı geçen mevzua dair, akıl sahiplerine ibret verici noktalar vardır.

SEYYİDÜ’L-KEVNEYN HAZRETLERİNİN PEYGAMBERLİKLERİNİN İLAHİ KİTABLARDA İSBATI

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (aleyhisselam) Efendimizin peygamberliği, evvelki peygamberlerin kitaplarıyla da sabit olmuştur: Davud aleyhisselam’ın getirdiği Zebur’un yetmiş ikinci babında: [Denizlerden denizlere, nehirlerden yerlerin parçalanması ve nihayetlenmesine kadar malik olacak. Kendisine Yemen ve Cezayir melikleri hediyeler getirecek. Padişahlar onun önünde eğilecekler. Ve her vakitte ona rahmet okunacak. Her gün kendisine bereketle dua olunacak. Nuru Medine’den parlayacak. Mübarek adı ebediyete kadar dillerden düşmeyecek. Ve onun adı güneşin mevcudiyetinden önce vardı. — Elde olan Zebur’larda — Onun adı güneş durdukça etrafa yayılacak], yazılıdır.

Apaçık görüldüğü gibi, bütün bunlar Hazret-i Muhammed (aleyhisselam) Efendimizin sıfatıdır. Bu sıfatların peygamberimiz Hazret-i Muhammed”e ait olmadığını iddia edenler bu hüviyeti haiz başka bir şan ve şeref sahibi arayıp bulmaya mecburdurlar. Aksi takdirde iddiaları yersiz ve mesnetsizdir. Herhangi bir peygambere ait olabileceğini ileri sürenler ise, o peygamberlere ancak iftira etmiş olurlar. Yahudi âlimleri bu sıfatların Hazret-i Muhammed aleyhisselamın zati sıfatlarından olduğunu gayet iyi bilirler. Fakat ezeli küfürleri iktizasınca daima saklarlar.

Habakuk peygamberin kitabının üçüncü babında (3): «Ahir zamanda Rab, kıbleden; Kudüs ve Faran dağlarından gelir» diye yazılıdır. Rab, kelimesinden maksat vahiy, Kudüs’ten, peygamberimiz Hazret-i Muhammed (S.A.V.), Faran dağlarından, Hicaz ülkesi kastedilmektedir.

Mişa (Miha) peygamberin kitabının dördüncü babında: «Ahir zamanda bir ümmet meydana gelecek. İbadet etmek için mübarek bir dağı seçecekler. Oraya her iklimden insanlar gelir. Ve onlar yalnız bir tek Allah’a ibadet eder, O’na asla ortak koşmazlar» diye zikredilmiştir.

Yukarıda anlatılan mübarek dağ: Arafat dağı, bir ümmet: Muhammed (S.A.V.) ümmeti ve her iklimden gelen hacıların orada toplanmasıdır.

Eş’iya peygamberin kitabının 42 inci faslında şöyle yazılıdır: «Allahü Teâlâ, ahir zamanda en seçkin kulunu peygamber olarak gönderecek. Ona Rühul-Emin’i yani Cebrail’i gönderip ilahi dinini öğretecek. O da Cebrail aleyhisselamın öğretiği üzere insanlara doğru yolu bildirecektir. O bir nurdur ki, halkı zulmetten ve gafletten kurtaracaktır. Allah’ın bana vukuundan evvel bildirdiği şeyi size haber verdim» demiştir.

Ey Hıristiyan camiası!

Allah size merhamet ve insaf versin. Bu anlatılan sıfatlar, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam’a ait olduğu açık ve zahirdir. Allah onu ahir zamanda kendine sevgili, dost ve seçkin bir peygamber olmak üzere gönderdiği ve Hazret-i Cebrail’i yollayıp Kur’an-ı Kerim’i vahy ettiği, İslam dinini öğrettiği zattır. Kendine gönderilenleri aynen tebliğ etmiştir. Bu da Eş’iya peygamberin anlattığı «O Ruhu’1-Emin’in kendine Öğrettiği şeyleri insanlara bildirir» sözünün manasıdır.

İnsanlar arasında hak ve adalet ile hükmederdi. Her neyi emretmiş veyahut nehyetmişse, aksi sahipleri ve ilim erbabı bütün bu emirlerin doğruluğunda ittifak etmişler ve kimse onu örtememiştir. Ancak inad ve kibrinden şeytanın tuzağına düşenler küfür ve inkâr etmiştir.

Karanlıklardan aydınlığa çıkaran nur ise, Kur’-an’-ı Kerim’dir ki, Peygamberimiz sallalahü aleyhi ve sellem’e inzal olunmuştur. Eş’iya peygamberin sözleri Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin sübutu hakkında en açık ve kuvvetli delillerdendir.

Eğer bu hususta geçmiş peygamberlerin bütün sözlerini yazmak isteseydik kitap çok uzardı. Bununla beraber bütün peygamberler (aleyhimüsselam) tarafından Peygamber Efendimiz hakkında söylenilen sözlerin, verilen müjdelerin tamamını ihtiva edecek müstakil bir kitap yazmayı Cenab-ı Hak’tan dilerim.

Allahü Teala bize kafidir. O ne güzel bir vekildir. Kuvvet ve kudret O’nundur. Allahü Teala’nın salat ve selamı Muhammed aleyhisselama ve onun ashabına olsun. Hamd ve şükürler âlemlerin sahip ve yaratıcısı olan Cenab-ı Hakk’a mahsustur.

İçindekiler