Hıristiyanlığa Reddiye

2 Ekim 2012 0 Yazar: Alıntı

BİRİNCİ FASIL

BİRİNCİ FASIL
İslamiyeti Kabul edişim ve Tunus Hükümdarının Yanındaki İşlerim

Malumunuz olsun ki, ben Mayorka* ülkesindenim. (Cenab-ı Hak burayı feth etmeği, Müslümanlara tekrar nasip etsin!) Bu şehir deniz kenarında, iki dağ arasında küçük bir vadi ile ortasından bölünmüş, ticaret yeri bir memlekettir, iki limanı vardır. Bu limanlarda, kıymetli mallar yüklü büyük gemiler yatar. Bu memleket, Mayorka Adası diye tanınır. Ormanlarının çoğu zeytin ve incir ağaçlarıdır. Her sene Mısır’a, İskenderiye’ye yirmi bin fıçıdan, fazla zeytinyağı gönderilir. Adada sayıları yüz yirmiyi aşan çok sağlam kaleler vardır.

Babam, Mayorka ahalisindendir. Kendisinin benden başka çocuğu yoktu. Altı yaşıma girince beni bir papaz’a teslim etti. Ben bu papazdan İncil’i okudum, iki sene zarfında yarısından çoğunu ezberledim. Bundan sonra iki sene kadar da İncilin özel terimlerini ve mantık ilmi öğrenmekle uğraştım, Sonra “Katalan” arazisinden olan ve Hıristiyanlar arasında ilim memleketi sayılan «Larde» şehrine gittim. Bu memleketi bir nehir ortasından ikiye bölmüştür. Buranın toprağı altınla karışıksa da orada herkesin bildiği üzere, geliri, masraflarını, korumadığından Öylece terk edilmiştir. Meyvası pek çoktur. Çiftçilerin bir şeftaliyi dört parça edip güneşte kuruttuklarını, kabağı ve havucu kurutup kışın geceden ıslatarak taze gibi pişirdiklerini gördüm Hıristiyanlardan ilim öğrenmek isteyenler burada toplanırlar. Sayıları bin – bin beş yüz kişiye kadar yükselen bu talebe topluluğuna yalnız ders okutan papaz karışır ve idare eder. Memleketin en çok yetişen nebatı safrandır. Ben bu memlekette altı sene kadar tıp ve nücum (yıldızlar ilmi) okudum. Sonra dört sene kadar da İncil ve İncil’in terimlerini okuttum.

Daha sonra «Nebuniye» ye gittim; burası da pek büyük bir şehirdir. Taş ocağı olmadığından binaları tuğla ile yapılmıştır. Orada her tuğlacının kendine mahsus bir nişanı vardır. Tuğlaların güzelliği ve pişkinliği memurlar tarafından kontrol edilir. Bir tuğlacının yaptığı tuğla eğer dağılır, parçalanırsa parası geri alındığı gibi, dayak cezası da verilir.

Bu şehirde her yıl ilim tahsili için iki binden fazla talebe toplanır. Tahsilde bulunanlar belli olsun diye —hükümdar veya şehzade bile olsa— hepsi sadece ruhani elbisesi giyerler. Bunlara da ancak ders okudukları papaz karışır ve hükmeder. Ben bu memlekete varınca Nikola Mertil ismiyle tanınan, Hıristiyanlar arasında kadri büyük, ihtiyar bir papazın kilisesine gidip orada yerleştim. Bu zat, Hıristiyanlar arasında ilim ve dindarlık cihetiyle yüksek bir mertebeyi haizdir. Zamanın feridi (seçkini) idi. Hükümdarlar tarafından kendisine müracaat olunur, hediyeler gönderilir, bu hediyelerin onun tarafından kabulü ile şeref kazanırlar, varlığının uğur sayılmasına bütün Hıristiyanlar tarafından rağbet edilirdi.

Ben bu papazdan Hıristiyan dininin usul ve hükümlerim okudum. Daima hizmetinde bulundum: Kendisine yakın olmaya çok itina ve ihtimam ettim. O da beni en yakın talebesi olarak herkese takdim etti. Hatta o derece ona yakın oldum ki, evinin ve kilerinin anahtarlarım bana teslim etti. Yalnız evinin içinde bulunan ve arada sırada yalnızca girdiği . bir odanın anahtarını vermedi. Allah bilir, buraya öteden beriden kendisine hediye olunan eşya ve malları koyuyordu, işte bu veçhile on sene tahsile gayret ettim. Onun hizmetine bütün kudretimle hayatımı vakfederek ona sımsıkı bağlandım.

Bir gün hastalanıp ders okutmağa çıkamadı. Derse gelenler dershanede otururlarken bir takım mes’elelerin müzakeresine başlandı. Nihayet bahis, . Cenab-ı Hakk’ın Hazret-i İsa’ya (A.S.) indirmiş olduğu şu «Senden sonra bir peygamber gelir, ism-i şerifi Paraklit’tir» mealinde olan ilahi hükme dayandı. Bu hususta hazır olanlar arasında pek çok münakaşalar cereyan etti. Fakat mes’ele halledilmeden dağılıp gittiler. Ben de kalkıp üstadın evine geldim.

— Bugün aranızda ne gibi bahisler cereyan etti? diye bana sordu -Ben de:
— Paraklit isminde ihtilaf olundu. Filan şöyle dedi, filan da şöyle cevap verdi, dedim.
— Sen ne cevap verdin? diye sordu.
— Filan şarihin İncil şerhinde verdiği cevabı verdim, dedim. Onun üzerine buyurdular ki:
— Sen kusur etmemişsin, yaklaşmışsın. Filan hata etmiş. Filan da oldukça yaklaşmış. Lakin hak olan bunlardan hiçbiri değildir. Bu yüce ismi ancak ilimde çok ileri gitmiş alimler bilir. Sizin ise ilimden nasibiniz pek az bir şeydir.

Bunun üzerine ben kalkıp üstadın ayaklarına sarılarak:
— Efendim, bilirsiniz ki, ben vatanım olan uzak bir ülkeden buraya geldim. On senedir hizmetinize devam ve rızanızı kazanmağa gayret ettim. Sizden sayılamayacak derecede bilgiler edindim. Şimdi siz muhterem üstadımdan bu mübarek ismi dahi bendenize açıklamak suretiyle ihsanınızı tamamlamanızı niyaz ve istirham ederim.

Üstad bu sözler üzerine ağlamağa başladı ve dedi ki:
— Oğlum, vallahil’azim bana olan iyi hizmetin sevgin ve sadakatin cihetiyle seni çok severim. Evet, bu mübarek ismi bilmekte sayısız faydalar vardır. Lakin korkarım ki, saklamaz da söylersin. Sonra Hıristiyanlar seni o dakikada öldürürler.

O, böyle söyleyince benim merak ve heyecanım bir kat daha arttı:
— Üstadım, dedim, Allah, İncil ve Mesih hakkı için bana söyleyeceğiniz sırların hiçbirini ifşa etmem.

Böyle teminat verdikten sonra üstad dedi ki:
— Oğlum, sen benim yanıma geldiğin vakit memleketinin Müslüman memleketlerine yakın olup olmadığını, Müslümanlarla kavga edip etmediğinizi sormuştum. İşte o suali, İslam ile aranızdaki ayrılığın derecesini ölçmek için sormuştum. Bil ki «Paraklit» ismi, Müslümanların peygamberi Hazret-i Muhammed (S.A.) in mübarek ismidir. Kendisine Danyal Aleyhisselamın lisanı üzere mezkur olan dördüncü kitap ki, Kur’an nazil olmuş ve bu kitabın o peygamber-i celile nazil olacağını ve dininin hak dini, milletinin de İncil’de adı geçen ak millet olduğunu Danyal Aleyhisselam haber vermiştir.

Üstadın bu açıklaması üzerine:
— Hıristiyanlık hakkında ne dersiniz diye sordum. Bunun üzerine üstad gayet ciddi bir tavır aldı ve dedi ki:
—Oğlum, eğer Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselamın dini üzere olsalar İlahi din üzere kaim olmuş olurlardı. Çünkü İsa’nın (A.S.) ve bütün peygamberlerin dinleri, Allah’ın dinidir.
— Öyle ise bu işten kurtuluş nasıl olur?
— Müslüman olmakla.
— Müslüman olan necat bulur mu?
— Evet, Müslüman olan dünya ve ahirette necat bulur.

Bu sözü üzerine:
— Efendim, akıllı olan kimse en faziletli ve en hayırlı olan şey ne ise kendi nefsi için onu seçer. Siz İslam dininin fazilet ve yüksek kıymetini kavradığınız halde niçin Müslüman olmadınız? Ne mani vardı? dedim.

— Oğlum, Allah’ü Teala, İslamiyetin faziletini ve İslamın peygamberinin şerefini, bana küçük yaşta değil, ihtiyarladıktan sonra nasip etti. Bu hususta bizim için öne sürülecek bir özür yoktur. Belki ilahi hüccet üzerimizde durmaktadır. Eğer sen yaşta iken Vacib Teala Hazretleri bana hidayet buyurmuş .olsaydı, her şeyi terkeder Hak dinine alenen girerdim. Dünyaya muhabbet her günahın başı ve temelidir. Benim Hıristiyanlar yanında sahip olduğum izzet ve itibarı, nüfuzumun çokluğunu ve mallarımı biliyorsun. Eğer bende Müslümanlığa birazcık meyil ve rağbet görülecek olsa Hıristiyanlar beni yaşatmazlar, derhal öldürürler. Farz edelim ki ellerinden kurtulup İslam memleketlerine iltica ettim. Müslümanlara «Ben İslam dinini kabul ettim, size geldim» diyecek olsam: «Hak dine girip kazanmışsın. Allah’ın azabından nefsim kurtarmış olduğun bir dine girmekle bizi minnet altına koyduğunu mu sanıyorsun?» diyecekler. Ben onların dilini bilmem. Onlar benim hakkımı bilmezler. Doksan yaşında bir ihtiyar olarak yanlarında kalıp açlıktan ölürüm. Ben Allah’a şükürler olsun, Hazreti İsa’ya (A.S.) gönderilmiş olan dinin bütün hakikatlerine inanıyorum. Bunun üzerine dedim ki:

— Efendim, ben İslam diyarına gidecek ve İslam dinine girecek olsam bana yardım ve delalet eder misiniz?
— Eğer aklın varsa ve kurtuluşa ermeyi istersen hiç durma, git. Dünya ve ahret saadeti senindir. Lakin oğlum, aramızda geçen bu sözlere şimdi hiç kimse vakıf değildir. Konuştuklarımızı çok gizli tutmalısın. Eğer bunlardan bir şey sezdirecek olursan Hıristiyanlar seni o dakikada öldürürler ve ben seni kurtarmağa muktedir olamam. Bunları benden işittiğini söylemen de sana fayda vermez. Zira ben, canımı kurtarmak için inkar ederim. Sözlerim senin aleyhinde dinlenir. Senin benim aleyhimde söyleyeceğin sözler ise doğru olarak kabul edilmez. İşte bu hususta bir şey sezdirecek olursan ben senin kanından mesul değilim, dedi.
Ben de:
— Böyle bir halden Allah’a sığınırım, diyerek istediği gibi kendisini temin ettim.

Yol tedarikini yapıp, kendisiyle vedalaştım. Bana hayır dua etti. Yol harçlığı yapmam için hediye olarak elli altın verdi. Ben de oradan deniz yoluyla memleketim olan Mayorka’ya geldim. Altı ay kaldıktan sonra Sicilya’ya geçtim. Müslüman memleketlerine gidecek bir gemi için beş ay da orada bekledim. Sonra Tunus’a gidecek bir gemi geldi. Ona binip, akşam üzeri hareket ettik. Allah’ın yardımıyla ertesi gün öğle vakti Tunus limanına vardık. Buraya demir attığımız zaman benim geldiğimi işiten oradaki Hıristiyanlar toplandılar, evlerine götürdüler. Dört ay kadar onların yanında misafir oldum. Hıristiyanlara Hükümet dairesinde Hıristiyan lisanını bilen bir kimsenin bulunup bulunmadığım sordum. O sırada Tunus Beyi “Ebü’l-Abbas Ahmed” adında bir zat idi. Onun dairesinde hususi doktoru Yusuf et-Tabib’in Hıristiyan lisanını bildiğini söylediler. Buna haddinden fazla sevinip, hemen doktorun evini sordum. Beni götürdüler. Keyfiyeti doktora arz edip, «Müslüman olmak için geldiğimi» söyledim. Bu hayırlı işin kendi vasıtasıyla olacağına çok sevindi. Atına binip beni hükümet dairesine götürdü. Ebü’l-Abbas Ahmed’in huzuruna girip. keyfiyeti arz etti. Benim huzura kabul edilmem için izin aldı. Huzura girdim. Ebü’l-Abbas Ahmed Hazretleri önce benim kaç yaşında olduğumu sordu. Söyledim. Sonra:

— Hoş geldiniz. Pek güzel.. Müslüman olunuz. Allah mübarek eylesin, dedi. Bunun üzerine ben, tercümanlık eden doktora:
— Efendimize lütfen söyleyiniz ki, dedim, bir kimse bir dini terk edecek olursa onun hakkında çok dedikodu olur. Rica ederim, burada bulunan Hıristiyanların ileri gelenleri çağrılsın, benim halim onlardan sorulsun. Hakkımda ne türlü şehadet edecekleri dinlensin. Ondan sonra Müslüman olayım.

Bu ricam üzerine Ebü’l-Abbas tercüman vasıtasıyla
— Sen Abdullah ibni Selam’ın * iman ile müşerref olduğu sırada Hazreti Peygamber Efendimizden talep ettikleri gibi bir ricada bulundun, dediler ve Tunus’ta bulunan bazı Hıristiyan tüccarlarına ve ileri gelenlerine haber gönderdiler. Beni de meclise yakın bir odaya koydular. Çağırılan Hıristiyan ileri gelenleri ve tüccarları geldiler. Ebü’l-Abbas, onlara sordu:
— Bu gemi ile gelen şu yeni papaz hakkında :ne dersiniz? Onlar cevap verdiler:
— Dinimizin pek büyük bir alimidir. Büyüklerimiz ilimde ondan yüksek derecede kimse görmediklerini teslim ve tasdik etmişlerdir.

Bunun üzerine Ebü’l-Abbas:
— Eğer o adam Müslüman olursa ne dersiniz? dedi. Hepsi birden:
— Allah göstermesin, dediler, bu adam hiçbir zaman bu işi yapmaz.

Ebü’l-Abbas Hazretleri, onlardan bu sözü işitince beni çağırttı. Ben de onların yanma gidip hepsinin huzurunda şehadet getirdim. Hepsi önüne baktı hayret ve dehşet içinde kaldılar ve şöyle dediler.

Bu adama bu işi yaptıran ancak evlenmek arzusudur. Çünkü bizde papaz evlenemez. Sonra kederli ve gamlı olarak çıkıp gittiler. : Bundan sonra Ebü’l-Abbas Hazretleri bana günde bir çeyrek dinar maaş bağladı. Beni misafirhaneye. yerleştirdiler. Hacı Muhammed Es-Saffar’ın kızıyla evlendirdiler. Güveye gireceğim sırada da yüz altın ve bir kat elbise ihsan ettiler. Bu para ile düğün yaptım. Zevcemden dünyaya bir oğlum geldi. Uğurlu olsun diye Peygamberimiz (Sallallahü aleyhi vesellem) Efendimizin ismini verdim.

İçindekiler

Sayfalar: 1 2 3 4 Tümü